Ana içeriğe atla

Ahde Vefa


Çocukluktan itibaren hemen herkes bizlere bir şeyler öğretmeye çalışır. Bizler de bunları bir şekilde öğreniriz. Hemen hemen herşeyi öğreniriz ama bir şeyi öğrenmekte zorlanırız. O da insanca yaşamayı... Makam, para, güç gösterisi vs için, verilen ama tutulmayan sözlerin havada uçuştuğu bir ortamda aşağıdaki kıssanın hepimize ders vermesini diliyorum.


Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki :
-          Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.

Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :

-          Söyledikleri doğru mu diye sorar.

Suçlanan genç der ki :

-          Evet doğru. 

Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Genç anlatmaya başlar:

-        -  Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası 

öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret, dedi. Hz Ömer:

-          Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:

-          Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı:

-         Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum, der.

Hz. Ömer der ki:

-          Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?

Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:

-          Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr'a dönerek:

-          Ey Amr, delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabe:

-          Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:

-          Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim. Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:

-          Biz de sözümüzün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki:

-          Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?

Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan):

-          'AHDE VEFASIZLIK ETTI' demeyesiniz diye geldim der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki:

-         Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?. Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:

-          Bu kadar insanın içerisinden beni seçti.'İNSANLIK ÖLDÜ 'dedirtmemek için kabul ettim, der. Sıra gençlere gelir, derler ki:

-          Biz bu davadan vazgeçiyoruz.

Bu sözün üzerine Hz Ömer:

-          Biraz evvel babamızın kani yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir:

-          MERHAMETLİ İNSAN KALMADI' DEMEYESINIZ DİYE…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...

En Değerli Sermaye: ZAMAN

Zaman dediğimiz şey, çoğu insanın sandığı gibi akıp giden etkisiz bir çizgi değildir. Zaman, insanın ömrünü parça parça tüketen sessiz bir hakemdir. Ne hızlanır ne yavaşlar. Ne uyarır ne affeder. Sadece kaydeder. Ve günün sonunda insanın karşısına geçip şu soruyu sorar: “Sana verilen ömrü neye dönüştürdün?” Bu sorudan kaçan çoktur. Ama cevabını gerçekten verebilen azdır. Şimdi bir iş insanını düşün. Sabah erkenden kalkıyor. Telefonuna uzanıyor. Gelen mesajlar, iletiler, bildirimler… Gün daha başlamadan zihni dolmuş durumda. Kahvaltı aceleyle geçiştiriliyor. Ofise gidiliyor. Toplantılar, telefon görüşmeleri, küçük krizler, planlar, iptaller… Gün boyunca sürekli hareket var. Sürekli bir koşuşturma. Sürekli bir “yoğunluk” hissi. Akşam oluyor. Eve dönüyor. Yorgun. Zihni dağınık. Bir şeylerle uğraşmış ama aslında hiçbir şeyi tamamlamamış gibi. İçinde tarif edemediği bir boşluk. Ve belki de farkında olmadan kendine şu cümleyi söylüyor: “Bugün de geçti.” İşte asıl mesele tam burada başlıy...