Geçtiğimiz günlerde genç yaşına rağmen siyasetin çeşitli kademelerinde görev almış biriyle uzun bir sohbet ettim. Memleket meselelerine ilgiliydi, heyecanlıydı ve ülkenin geleceğine dair güçlü fikirleri vardı. Konuşma ilerledikçe konu toplumun yapısına, gençliğin yön arayışına ve Türkiye’nin geleceğine geldi. Ben, sivil toplum kuruluşlarının öneminden, insan yetiştirmenin değerinden ve toplumun kendi iç dinamikleriyle ayakta kalabilmesinin neden hayati olduğundan söz etmeye başladım. Bir süre dikkatle dinledi. Ardından sakin ama net bir şekilde şöyle dedi: “Bizim gibi ülkelerde asıl güç siyasettir abi. STK’lar gelişmiş ülkelerde etkili olur. Türkiye’de belirleyici olan şey siyasettir. Makam sahibi olmak veya paraya ulaşmak istiyorsan siyasetten başka yol yok.” Bu düşünce bugün birçok insanın zihninde karşılık buluyor. Çünkü uzun zamandır gücü yalnızca siyaset üzerinden okumaya alıştık. Etkiyi makamla, katkıyı yetkiyle, topluma hizmet etmeyi ise çoğu zaman resmi görevlerle eş anla...
Zaman dediğimiz şey, çoğu insanın sandığı gibi akıp giden etkisiz bir çizgi değildir. Zaman, insanın ömrünü parça parça tüketen sessiz bir hakemdir. Ne hızlanır ne yavaşlar. Ne uyarır ne affeder. Sadece kaydeder. Ve günün sonunda insanın karşısına geçip şu soruyu sorar: “Sana verilen ömrü neye dönüştürdün?” Bu sorudan kaçan çoktur. Ama cevabını gerçekten verebilen azdır. Şimdi bir iş insanını düşün. Sabah erkenden kalkıyor. Telefonuna uzanıyor. Gelen mesajlar, iletiler, bildirimler… Gün daha başlamadan zihni dolmuş durumda. Kahvaltı aceleyle geçiştiriliyor. Ofise gidiliyor. Toplantılar, telefon görüşmeleri, küçük krizler, planlar, iptaller… Gün boyunca sürekli hareket var. Sürekli bir koşuşturma. Sürekli bir “yoğunluk” hissi. Akşam oluyor. Eve dönüyor. Yorgun. Zihni dağınık. Bir şeylerle uğraşmış ama aslında hiçbir şeyi tamamlamamış gibi. İçinde tarif edemediği bir boşluk. Ve belki de farkında olmadan kendine şu cümleyi söylüyor: “Bugün de geçti.” İşte asıl mesele tam burada başlıy...