Ana içeriğe atla

Herkesin Düşünmesi Gerek



Tanrıdan gururumu yok etmesini istedim.
Tanrı 'Hayır dedi
Gurur benim yok edebileceğim bir şey değil,
Senin bırakabileceğin bir şeydir' dedi.

Tanrıdan sakat çocuğumu iyileştirmesini istedim.
Tanrı 'Hayır, dedi
Onun ruhu sağlam, vücut o kadar önemli değil, O geçici bir şeydir.' dedi.

Tanrıdan Bana sabır vermesini istedim.
Tanrı 'Hayır, dedi
Sabır büyük acılar çekilerek öğrenilebilecek bir şeydir. Sabır verilmez,
hak edilir.' dedi.

Tanrıdan Beni mutlu etmesini istedim.
Tanrı, 'Hayır, dedi
Ben sadece nimetlerimi sunarım, Mutlu olmak sana bağlı...' dedi.

Tanrıdan Beni çektiğim acılardan kurtarmasını istedim.
Tanrı 'Hayır,dedi
Çektiğin acılar günlük kaygılarının önemsizliğini anlamanı, onlardan
uzaklaşmanı ve bana daha çok yaklaşmanı sağlar.' dedi.

Tanrıdan Ruhumu olgunlaştırmasını istedim.
Tanrı 'Hayır, dedi
Kendi kendine olgunlaşmalısın, ama meyvelerini alman için yardım
edeceğimden emin olabilirsin.' dedi.

Tanrıdan Hayatı sevmemi sağlayacak her şeyi istedim.
Tanrı, 'Hayır, dedi
Ben sana hayatı vereceğim. Böylece hayata dair her şeye ancak sen sahip
olabilirsin.' dedi.

Tanrıdan,
Tanrıya duyduğum sevgiyi, başkalarına da duyabilmeyi istedim.
Tanrı söyle dedi:
'Ohhh! Nihayet doğru bir şey istedin.'
Ruhu olgunlaşmamış bir kul Tanrıya hep 'bana ... ver' ile biten dualar
eder. Olgunlaşmış bir ruh ise 'vermemi sağla' diye bitirir dualarını...
..........

Steve Goodier'in 'Bir Dakika Hayatinizi Değiştirebilir' adlı kitabından
alınmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...

En Değerli Sermaye: ZAMAN

Zaman dediğimiz şey, çoğu insanın sandığı gibi akıp giden etkisiz bir çizgi değildir. Zaman, insanın ömrünü parça parça tüketen sessiz bir hakemdir. Ne hızlanır ne yavaşlar. Ne uyarır ne affeder. Sadece kaydeder. Ve günün sonunda insanın karşısına geçip şu soruyu sorar: “Sana verilen ömrü neye dönüştürdün?” Bu sorudan kaçan çoktur. Ama cevabını gerçekten verebilen azdır. Şimdi bir iş insanını düşün. Sabah erkenden kalkıyor. Telefonuna uzanıyor. Gelen mesajlar, iletiler, bildirimler… Gün daha başlamadan zihni dolmuş durumda. Kahvaltı aceleyle geçiştiriliyor. Ofise gidiliyor. Toplantılar, telefon görüşmeleri, küçük krizler, planlar, iptaller… Gün boyunca sürekli hareket var. Sürekli bir koşuşturma. Sürekli bir “yoğunluk” hissi. Akşam oluyor. Eve dönüyor. Yorgun. Zihni dağınık. Bir şeylerle uğraşmış ama aslında hiçbir şeyi tamamlamamış gibi. İçinde tarif edemediği bir boşluk. Ve belki de farkında olmadan kendine şu cümleyi söylüyor: “Bugün de geçti.” İşte asıl mesele tam burada başlıy...