Ana içeriğe atla

Aslını Unutmamak

Kim olduğumuzu ve nerden geldiğimizi unutmadığımız sürece bileğimizi bükecek hiç bir güç yoktur. Son zamanlarda ülkemizde yaşanan olaylar maalesef kim olduğumuzu ve nerden geldiğimizi unuttuğumuzu göstermektedir. Bir makama oturmak veya oturduğumuz makamı korumak, servetimize servet katmak olur olmaz yollara baş vurmakta hiç bir sakınca görmemekteyiz. İster bir cemaat veya cemiyetin ferdi olalım, isterse devletin herhangi bir yerinde görevli olalım hiç fark etmiyor. Karşılıklı olarak gruplaşmalar ve bunun neticesinde ise kutuplaşmalar oluşuyor. Birinin ayağını kaydırarak yerine oturmak için her türlü yola baş vuruyoruz. Tarafımıza gelen bilgilerin doğruluğunu dahi araştırma zahmetine girmiyoruz. Kişileri veya kurumları anında kötülüyor ve ona göre bir yönetim tarzı geliştiriyoruz. 

Bilginin doğruluğunun teyidi açısından Alparslan'ın oğlu Melikşah'a vermiş olduğu tavsiye ibret vericidir. Alparslan oğlu Melikşah'a "Dört bir yana muhbir yerleştirecek olursan, sana sadık olan gerçek dostların bundan kuşkulanmayacak, düşmanların ise tetikte ve önlemlerini almış olacaklardır. Zaman geçtikçe muhbirleri etkilemeye çalışacaklar, gün gelecek dostlarının aleyhine, düşmanlarının lehine raporlar almaya başlayacaksın. İyi olsunlar, kötü olsunlar, sözler birer ok gibidirler. Birkaçını bir arada fırlattın mı, biri mutlaka hedefini bulur. Sonunda, kalbini dostlarına kapatır, düşmanlarına açarsın. Yanına gelip kurulanlar, düşmanların olur. O zaman, gücünden geriye ne kalır?" 

Evet kişinin aslını unutmaması gibi bir erdem olabilir mi? Kişinin dostlarını tanıması kendini tanıması ne güzel. Tarihimiz bu konuda da kıssalarla doludur. Nerden geldiğimizi unutmama adına Ayaz ile Gazneli Mahmud'un başından geçen olay şöyledir:

Sultan Gazneli Mahmud birgün ava çıkar. Bir ceylanın peşine düşerek arkadaşlarından ayrılır ve yolunu kaybeder. Kendini zar zor bir köye atar ve kendisine yardım edecek birini ararken karşısına Ayaz çıkar. Ayaz, kim olduğunu bilmediği misafiri evine davet eder. Yorgun ve bitkin düşen Sultan,
- Biraz su der. Ayaz,
- Hiç merak etmeyin. dese de bir türlü su gelmez. 
Sultanın sürekli su istemelerine hep aynı cevabı verir. Sultan bir ara;
- Yahu bu su nereden geliyor, diye Ayaz'a çıkışıyor. Az sonra Ayaz kendi eliyle Sultan'a suyu ikram eder. Ve "Terliydiniz! Üşütüp hasta olmayasınız diye suyu geç verdim" der. Bu cevaba şaşıran ve beğenen Sultan, genç Ayaz'ı sarayına götürmek için ailesinden izin ister. Ayaz sarayda zamanla başvezirliğe kadar yükselir. 

Zamanla Ayaz'ı kıskananlar ve yerinde gözü olanlar onu bulunduğu yerden indirmek için yol aramaya başlarlar. İçlerinden biri; 
- "Her akşam yaptırdığı kulübeye gidiyor. Kesinlikle hazinden aldığı elmasları oraya gömüyor! Yoksa Sultan'ın ona verdiği saraya gitmeden oraya uğramasının başka bir anlamı olamaz". 
Bu parlak fikir hayat bulur ve Ayaz karşıtları gidip durumu Sultan'a anlatırlar. Biraz düşünen Sultan;
- Benim değer verdiğim, özel sohbet ettiğim, devletin anahtarını verdiğim kişi bunları yapıyorsa kırın o kapıyı ve içerideki hazineyi aranızda paylaşın" der. Bunun üzerine eline fırsat geçen grup Ayaz'ın yaptırdığı kulübeyi yıkar, içeride bir şey bulamayınca ellerine geçirdikleri kazma ve küreklerle etrafı kazmaya başlarlar. İşin sonunda hiç bir şey bulamazlar. Bunun üzerine Sultan Ayaz'ı yanına çağırarak durumu kendisi ile paylaşır ve o kulübeyi neden yaptırdığını sorar. Bunun üzerine Ayaz;
- Sultanım, beni köyümden getirdiğiniz gün ayağımda bir çarık ve sırtımda ise bir urba vardı. Bana saray verdikten sonra, sarayın bahçesine köyümdeki eve benzer bir kulübe yaptırdım ve içine de çarığımla urbamı koydum. Nerden geldiğimi unutmamak için saraya gitmeden önce her akşam o kulübeye gider ve onlara bakardım." der.

Biz ne yapıyoruz?




Yorumlar

  1. Yorumlarınızı paylaşın notunuz kapsamında;

    Müslüman, yozlaştırıldı; 'kadın' & 'bayan' seçilerek. Çünkü, daha zarif ve naifti; kendi adetlerini bize kanıtsattılar, katilmazsak ayıpladılar; neden toplumun en küçük çekirdeği bitti.

    Müslüman, yozlaştırıldı; 'erkek' & 'bay' seçilerek. Çünkü, daha güçlü ve koruyucudu. Tam tersi oldu, güç savaşı girdi; neden toplumun en küçük çekirdeği bitti.

    Müslüman; yemeği mutfağına girdiler. Yiyeceklere katilan katki maddeleri ile beyni uyuşturdular. Haram, helal karıştı; insanlar gergin ve hasta; kidem ve mevki kaygısı ile rızkın kaynağı unutturuldu, manipülasyon verilen emek ile kim bilir neler yapılabilir!?

    Müslüman; iyilik ve yardımlaşma, çıkara kurban edildi.

    Müslüman; sorumluluk yerini narsizliğe kurban edildi.
    - - -

    İslâm ve İhsan, " Hadisi şerif Müslümanları birbirlerine karşı hangi sorumluluk hakkında uyarıyor? Müslümanın Müslüman kardeşine karşı görevleri ve hassasiyetleri nelerdir? Hadisi şerifi nasıl anlamalı ve amel etmeliyiz? " üzerine yazısı, olduğu gibi aktarıyorum:

    Abdulah İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.”

    Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 38, 60;Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19; İbni Mâce, Mukaddime 17

    Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

    Kur’ân-ı Kerîm: “Şüphesiz mü’minler birbiri ile kardeştirler” [Hucurât sûresi (49), 10] buyurur. Hadisimizde de müslümanların kardeş olduğu belirtilmektedir ki, böylece mü’min ve müslim tabirlerinin, bazı âlimlerimiz farklı olduğunu söyleseler de, aynı anlamı ifade ettiğini görmüş oluyoruz. Müslümanların kardeşliği din itibariyledir. Din kardeşliği, kan kardeşliğinden daha önceliklidir. Bu kardeşlik, hür, köle, akıl bâliğ ve mümeyyiz olan herkesi içine alır. Bu sebepledir ki, köle olanlar bile sahiplerinin kardeşi sayılırlar. Bu kardeşliğin gereği, mü’minler arasında şefkat ve merhametin, yardımlaşma ve dostluğun her an güçlenerek ve artarak gelişip yaygınlaşması olmalıdır.

    Müslümanın, müslüman kardeşine zulmetmemesi bir temenni değil bir emirdir. Çünkü zulüm haramdır. Her haksızlık bir çeşit zulümdür. İslâm devletinin teminatı altında yaşayan zimmîler ve çeşitli din mensupları da aynı hükme tabidir. Esasen İslâm dini, her çeşit zulüm ve haksızlığın, herhangi bir insana yapılmasını caiz görmez. Ancak kendilerine ve başkalarına zulmedenlere karşı alınan tedbirler ve verilen ceza, zulüm ya da haksızlık olarak nitelendirilemez. Şirk ve küfür bir zulümdür. İslâm, insanların şirkte ve küfürde kalmalarına, şirki ve küfrü meşru göstermelerine, ya da yaymalarına müsamaha ve müsaade etmez. Böyle davrananlara karşı, Allah’ın emrettiği ve prensiplerini vaz ettiği ölçüler içinde hareket eder. Bunu yaparken adâlet kâideleri dışına çıkmaz.

    YanıtlaSil
  2. Yorumlarınızı paylaşın notunuz kapsamında (Devamı);

    İslâm ve İhsan, " Hadisi şerif Müslümanları birbirlerine karşı hangi sorumluluk hakkında uyarıyor? Müslümanın Müslüman kardeşine karşı görevleri ve hassasiyetleri nelerdir? Hadisi şerifi nasıl anlamalı ve amel etmeliyiz? " üzerine yazısı, olduğu gibi aktarıyorum (devamı):

    Burada, özellikle anılan müslümana zulmetmeme ise, onunla olan din kardeşliği hukukuna en iyi şekilde uyma ve hem kanûnî, hem de ahlâkî görevlerini eksiksiz yerine getirme, herhangi bir şekilde haksızlık yapmama emrinden ibarettir.
    Müslüman, din kardeşini düşmana teslim etmez, onu terketmez, tehlikeye atmaz. Hadis şârihi İbni Battal, mazluma yardım etmenin her müslümanın üzerine farz-ı kifâye olduğunu, devlet başkanına ise bunun farz-ı ayn olduğunu söyler. Müslüman, güven veren ve kendisine güven duyulan kimsedir. Şahsî menfaati veya nefsânî istek ve arzuları için din kardeşini feda etmesi, onun  aleyhine olacak davranışlar içine girmesi câiz olmaz. Çünkü “Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların zarar görmediği kimsedir”  (Buhârî, Îmân 4,5). “Kendi nefsi için arzu ettiği bir şeyi, din kardeşi için de arzu etmeyen kimse gerçek mü’min olamaz” (Buhârî, Îmân 7).
    Müslümanlar, birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermede de kardeşliklerinin gereğini yerine getirirler. Çünkü insanlar birbirine muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçlar, mutlaka maddî alanda olmayabilir. Manevî yardımlaşma da en az maddî olan kadar kıymeti hâizdir.
    Bir müslümanın ihtiyacını gideren kimsenin ihtiyaçlarını da Allah’ın gidereceğinin va’d  edilmesi, bu davranışın ne kadar faziletli bir iş olduğunu anlamamıza yeterli delil teşkil eder. Peygamber Efendimiz, “Kul, kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da kuluna yardım eder” (Müslim, Zikr 37-38) buyururlar.

    İnsan, hayatında küçük veya büyük çeşitli sıkıntılarla karşılaşabilir. İnsanı üzen, hüzünlendiren her şey bir sıkıntıdır. Sıkıntıları gidermede de müslümanlar birbirlerinin yardımcılarıdırlar. Tıpkı ihtiyaçları gidermede olduğu gibi, bu konuda da Allah’ın mükâfatına nâil olurlar. Bu mükâfat, Allah’dan başka hiçbir dost ve yardımcının olmayacağı kıyamet gününde O’nun yardımını hak etmiş olmaktır. İnanan insan için bundan büyük bir saâdet düşünülemez. Çünkü o günde herkesin Allah’ın sonsuz merhametine ihtiyacı olacaktır. Dünyada hayırlı ameller işleyenler, karşılığını kıyamet gününde mutlaka göreceklerdir. Bir müslümanın ayıbını ve kusurunu örtmek, ihtiyaç içinde ise bedenini örtmek, yani onu giydirmek, Allah katında büyük savaplardandır. Müslümanın bir suçunu veya hatasını örtbas etmek, ona usulüne uygun tarzda, mümkün olduğunca gizlice nasihatta bulunmaya, kendisini ikaz etmeye mani değildir. Zaten bu hüküm açıktan ve herkesin arasında suç işlemeyenlerle alâkalıdır. Günahı ve suçu alenî yapanlar, fâsık ve fâcirler bu hükmün dışında kalır. Çünkü böylelerin suçunu ve günahını söylemek, haram olan gıybet cinsinden sayılmaz. İmam Nevevî, kusurlarının örtbas edilmesi gerekenlerin, kötülükleriyle meşhur olmayan iyi hal sahipleri olduğunu söyler. Fâsık ve fâcir olanların ise, kötülüklerinden korkulmazsa, ulu’l-emre, İslâm devletinin yöneticilerine şikayet edilmesinin müstehap olduğunu söyler. Böylelerinin suçunu örtbas etmek, onları daha çok cesaretlendirir ve kötülüklerini artırmaya sebep olur. Bu hükümler, olup bitmiş bir suçla ilgilidir. İşlenmekte olan bir suçu gören kimsenin, eğer gücü yetiyorsa ona engel olması vâciptir.

    Hadisten Çıkarmamız Gereken Dersler
    ~ Müslümanlar birbirinin din kardeşidirler.
    ~ Zulüm, her çeşit haksızlık haramdır.
    ~ Müslüman, müslüman kardeşini düşmana terketmemek, tehlikeye atmamakla yükümlüdür.
    ~ Müslümanların, birbirlerinin ihtiyacını görmesi, sıkıntılarını gidermesi ve kusurlarını, ayıplarını örtmesi kardeşlik görevidir. Böyle yapanlar, Allah katında mükâfatlandırılır.

    Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları
    - - -

    YanıtlaSil
  3. Yorumlarınızı paylaşın notunuz kapsamında (Devamı);

    " İnsanlar boyun eğmeye o kadar çok alışmışlar ki dik durup kimsenin önünde eğilmeyen birini görünce kibir ve ego sanıyorlar. "
    (Sayfa, Kitap Alıntılarim)
    - - -

    Değerlendirme:
    Kul, kula emanettir; iyilikte yarışın, kötülüğü yaymayın.

    Sonuç:
    'Elif' gibi dik durmak; aynı zamanda 'Vay' olmak. Avrupai copy adetler, biz dik tutmaz; olması gereken secdeden alıkoyar. Birde, bu adette dua etmek; bereketsizlik getirir; riya..!

    Müslüman mahallesinde, salyangoz yiyoruz. Sonra, rızık ve bereket niye yok diye ağlıyoruz. Kadınlar, yine yaptı! Aldandılar. Erkekler, olmaması gereken bir nezaket gösterdi; cinsinin gereğini yapamadı, koruyucu ve dik duramadı.

    Dua:
    Rabbim biz aciz kullarını senin razı olduğun işlerle haşreyle, kula yaranmak için fikrini söyleyemeyenlerden ve dik duramayan yalakalardan uzak eyle, amin.

    #Saygı #Saygılar
    #RütbelerGeçici

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

İyiliği Sessizce Bırak Geriye

Günümüzde iyilik, çoğu zaman bir gösteriye dönüşmüş durumda. İnsanlar yaptıkları yardımı, verdikleri desteği ya da gösterdikleri ilgiyi görünür kılma arzusuyla hareket ediyor. Sosyal medya, bu gösterinin merkezlerinden biri hâline geldi. Artık birine yardım edildiğinde, ilk refleks o anı kayda almak ya da başkalarıyla paylaşmak oluyor. Oysa gerçek iyilik, sessizce yapılan iyiliktir. İyilik, yalnızca ihtiyaç sahibine değil, onu yapan kişiye de iyi gelir. Ancak bu fayda, iyilik karşılık beklemeden, reklam yapılmadan, hatta unutularak yapıldığında ortaya çıkar. Çünkü iyilik, kendisini gizlediğinde derinleşir. İyiliği görünür kılmak çoğu zaman onun anlamını azaltır. Anlatılan, gösterilen, alkış bekleyen iyilikler, samimiyetini kaybetme riski taşır. İyiliğin amacı, takdir edilmek değil; bir boşluğu doldurmak, bir yarayı sarmak, bir yükü hafifletmektir. Bu yüzden iyilik, özünde sade bir eylemdir. Bugün bir iyilik yapmak için büyük bir plan yapmaya gerek yok. Küçük, sessiz, basit bir davra...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...