Köksüz bir fidan nasıl hayata tutunamayıp bir çınar olamıyorsa, köklerinden koparılan bir millette geleceğini kurgulayamaz. Son iki yüzyıldır köklerimizden koparılma çalışmalarına büyük bir direnç göstererek bugünlere geldik. Önemli olan bundan sonraki süreçte nereye ve nasıl varacağımızdır. Kökünden utanıp farklı olduğunu gösterme pahasına kendimizden taviz verdiğimizde menzile varmamız imkansız hale gelir. Köklerinden utananlar iki cami arasında olup binamaz olanlara benzerler ve kaybetmeleri mukadder olur. Köklerimizden utanma yerine ona tutunma ve yükselme vakti gelmiş ve geçmiştir.
İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir. Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...
Yorumlar
Yorum Gönder