Ana içeriğe atla
BURNUNDAN KIL ALDIRMAYANLAR

Bazen çok büyük gördüğümüz sorunların bile küçük müdahalelerle çözüme kavuştuğunu hayatımızın birçok safhasında karşılaşmışızdır. Önemli olan bu çözümlere ulaşmak için yağdanlıklar yerine eleştirilere kulak vermek ve söylenenleri dinlemek gerekir. Aşağıdaki hikaye bunun için önemlidir.

Günün birinde zengin ve yaşlı bir adam ağır derecede bir baş ağrısı ile uyanır. Kendince ağrının geçmesi için ağrı kesiciler alır. Günler birbirini kovalar ama ağrı durmak bilmez ve gittikçe de artar. Bu sefer eve doktor çağrılır. Doktor da tetkiklerden sonra ağrı kesici verir ve gider.

Yaşlı adamın durumu her geçen gün daha da kötüye gider. Ağrının yanında yaşlı adamın gözleri yoğun bir şekilde yaşlanmaya başlar. Yaşlı adam başka doktorlar çağırtır, ama hiç bir doktor ağrıya çare bulamaz.

Yaşlı adamın ağrısı dayanılamayacak bir hal aldığından kendisine çare bulacak kişiye servet bağışlayacağını söyler. Çare bulamayınca yurtdışına gider. Günlerce hastahanede kalır. Birçok tetkik ve kontroller yapılır. Ama yaşlı adamın derdine bir türlü çare bulunmaz. Yaşlı adama son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Yaşlı adam çaresiz evine döner.

Çocukları eve dönen babalarının mutlu olması için berberini eve çağırırlar. Berber yaşlı adamı tıraş eder, tırasş esnasında yaşlı adam derdini berbere anlatır ve ölüme yaklaştığını söyler. Berber bir anda "burnunuzdaki kıl dönmüş olmasın" der. Bunu der demez de çantasındaki cımbızı çıkartarak yaşlı adamın burnundaki kılı çekmeye başlar. Yaşlı adam acılar içerisinde çığlık çığlığa olmuş ve burnu kanamaya başlamıştır. Berber apar topar evden çıkartılır. Yaşlı adam kendinden geçmiş ve uyuya kalmıştır. Aylardır doğru dürüst uyumamış olan yaşlı adam sabah ağrısız bir şekilde uyanmıştır. Dönen kılın yaşlı adamın sinirlerine dokunduğunu ve ağrıyı meydana getirdiğini anlar doktorlar.

Eski ağrılarından eser kalmayan yaşlı adam berberi çağırtıp daha önce vaad ettiği sözünü yerine getitir ve berbere servet bağışlar..

Selamette kalın

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

İyiliği Sessizce Bırak Geriye

Günümüzde iyilik, çoğu zaman bir gösteriye dönüşmüş durumda. İnsanlar yaptıkları yardımı, verdikleri desteği ya da gösterdikleri ilgiyi görünür kılma arzusuyla hareket ediyor. Sosyal medya, bu gösterinin merkezlerinden biri hâline geldi. Artık birine yardım edildiğinde, ilk refleks o anı kayda almak ya da başkalarıyla paylaşmak oluyor. Oysa gerçek iyilik, sessizce yapılan iyiliktir. İyilik, yalnızca ihtiyaç sahibine değil, onu yapan kişiye de iyi gelir. Ancak bu fayda, iyilik karşılık beklemeden, reklam yapılmadan, hatta unutularak yapıldığında ortaya çıkar. Çünkü iyilik, kendisini gizlediğinde derinleşir. İyiliği görünür kılmak çoğu zaman onun anlamını azaltır. Anlatılan, gösterilen, alkış bekleyen iyilikler, samimiyetini kaybetme riski taşır. İyiliğin amacı, takdir edilmek değil; bir boşluğu doldurmak, bir yarayı sarmak, bir yükü hafifletmektir. Bu yüzden iyilik, özünde sade bir eylemdir. Bugün bir iyilik yapmak için büyük bir plan yapmaya gerek yok. Küçük, sessiz, basit bir davra...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...