Ana içeriğe atla

Ruhu Uyandırmadan Tedavi Olmaz

“İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek içinse uyandırmak gerek.”

– Lev Tolstoy


Bazen tek bir söz, çağın nabzını bir teşhis gibi koyar. Tolstoy’un bu cümlesi, işte tam da öyle bir söz.


Bugün bir yerimiz ağrısa hemen hekime gideriz. Gözümüz kızarsa, başımız dönse, midemiz bulansa hemen bir çözüm ararız.

Peki ruhumuz daraldığında, içimiz karardığında, anlam kaybolduğunda nereye gideriz?

Çoğumuz hiçbir yere. Çünkü ruhun kanaması sessizdir. Ne röntgende çıkar, ne bir testte. Ama bizi içten içe çürüten tam da odur.


Gözler Açık Ama Gönüller Kapalı


Modern hayat bizi sürekli dışa yönlendiriyor. Yeni bir telefon, yeni bir tatil, yeni bir paylaşım… Ama içimize dönüp de kendimize “Ben nasılım?” diye sormaya fırsatımız yok.


Oysa ruhsal uyanış, dışarıya değil içeriye dönmeyi gerektirir. Bu kolay bir şey değildir. Çünkü o aynada kibri, kini, sevgisizliği, ihmal ettiğimiz sevdiklerimizi de görürüz. Görmek acıtır. Ama bu acı, iyileşmenin ta kendisidir.


Uyanmak Cesaret İster


Tasavvufta buna “ölmeden önce ölmek” denir. Yani nefsini gömmek, kalbini diriltmek…

Gerçek dönüşüm, ancak bu tür bir uyanışla mümkündür.

Tolstoy’un işaret ettiği de budur: Bedenin tedavisi için uyutmak gerekebilir. Ama ruhun tedavisi için, tam aksine, insanın gözünü açmak gerekir. Acı da olsa hakikati fark ettirmek gerekir.


Uyanan İnsan, Dünyayı Değiştirir


Uyanan bir insan yalnızca kendini değil; etrafını da değiştirir.

Uyanan bir kalp, zulmü görmezden gelmez.

Uyanan bir vicdan, yoksula duyarsız kalmaz.

Uyanan bir ruh, sessizliği değil, adaleti tercih eder.


Bugün insanlık teknolojide ileri, ama merhamette geride. Bilgi çok, ama hikmet az. Bağlantı çok, ama bağ yok.

O yüzden yeniden uyanmalıyız.


Son Söz


Ruhun tedavisi için önce onun uyandığını kabul etmemiz gerek.

Bedenin doktoru olabilir… Ama ruhun doktoru, sadece hakikattir.

Ve bu çağın hakikate en çok ihtiyaç duyan yeri, kalbimizdir.


Peki sen en son ne zaman kendi ruhunu dinledin?

Yorumlar

  1. Kişi kendini değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez.

    YanıtlaSil
  2. Ruhunuza sağlık, çok güzel anlatım. Bu yazı kitaplaşsa, içimden geldi. Allah (cc) sağlık ve afiyetinizi bereketlendirsin, amin.. Saygılarımla,

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

İyiliği Sessizce Bırak Geriye

Günümüzde iyilik, çoğu zaman bir gösteriye dönüşmüş durumda. İnsanlar yaptıkları yardımı, verdikleri desteği ya da gösterdikleri ilgiyi görünür kılma arzusuyla hareket ediyor. Sosyal medya, bu gösterinin merkezlerinden biri hâline geldi. Artık birine yardım edildiğinde, ilk refleks o anı kayda almak ya da başkalarıyla paylaşmak oluyor. Oysa gerçek iyilik, sessizce yapılan iyiliktir. İyilik, yalnızca ihtiyaç sahibine değil, onu yapan kişiye de iyi gelir. Ancak bu fayda, iyilik karşılık beklemeden, reklam yapılmadan, hatta unutularak yapıldığında ortaya çıkar. Çünkü iyilik, kendisini gizlediğinde derinleşir. İyiliği görünür kılmak çoğu zaman onun anlamını azaltır. Anlatılan, gösterilen, alkış bekleyen iyilikler, samimiyetini kaybetme riski taşır. İyiliğin amacı, takdir edilmek değil; bir boşluğu doldurmak, bir yarayı sarmak, bir yükü hafifletmektir. Bu yüzden iyilik, özünde sade bir eylemdir. Bugün bir iyilik yapmak için büyük bir plan yapmaya gerek yok. Küçük, sessiz, basit bir davra...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...