Ana içeriğe atla

En Değerli Sermaye: ZAMAN

Zaman dediğimiz şey, çoğu insanın sandığı gibi akıp giden etkisiz bir çizgi değildir. Zaman, insanın ömrünü parça parça tüketen sessiz bir hakemdir. Ne hızlanır ne yavaşlar. Ne uyarır ne affeder. Sadece kaydeder. Ve günün sonunda insanın karşısına geçip şu soruyu sorar: “Sana verilen ömrü neye dönüştürdün?” Bu sorudan kaçan çoktur. Ama cevabını gerçekten verebilen azdır.

Şimdi bir iş insanını düşün. Sabah erkenden kalkıyor. Telefonuna uzanıyor. Gelen mesajlar, iletiler, bildirimler… Gün daha başlamadan zihni dolmuş durumda. Kahvaltı aceleyle geçiştiriliyor. Ofise gidiliyor. Toplantılar, telefon görüşmeleri, küçük krizler, planlar, iptaller… Gün boyunca sürekli hareket var. Sürekli bir koşuşturma. Sürekli bir “yoğunluk” hissi.

Akşam oluyor. Eve dönüyor. Yorgun. Zihni dağınık. Bir şeylerle uğraşmış ama aslında hiçbir şeyi tamamlamamış gibi. İçinde tarif edemediği bir boşluk. Ve belki de farkında olmadan kendine şu cümleyi söylüyor:

“Bugün de geçti.”

İşte asıl mesele tam burada başlıyor. Gün geçti. Peki sen geçtin mi?

Modern insanın en büyük yanılgısı, zamanı doldurmayı yaşamak zannetmesidir. Oysa dolu görünen günler, çoğu zaman anlamdan yoksundur. Meşguliyet ile üretkenlik birbirine karıştırılmıştır. Hareket çoktur ama istikamet yoktur. Gürültü vardır ama derinlik yoktur.

“Zamanım yok” diyen insanın aslında kastettiği şey, zamanın yetersizliği değil; hayatın dağınıklığıdır. Çünkü zaman herkese eşit verilmiştir. Değişen şey, insanın o zamanı neye adadığı ve nasıl kullandığıdır.

Gerçekte zaman yönetimi teknik bir mesele değildir. Bu bir karakter meselesidir. Bir ahlak meselesidir.

İnsan, zamanını neye veriyorsa aslında kim olduğunu orada ortaya koyar. Saatlerini verdiğin şey, seni şekillendirir. Dakikalarını verdiğin şey, seni dönüştürür. Ve günlerini verdiğin şey, sonunda kaderin olur. Bu yüzden zaman, sadece planlanacak bir kaynak değil; korunması gereken bir emanettir.

Bugün içinde yaşadığımız çağ, insanı oyalamak üzerine kurulmuş bir çağdır. Dikkat ekonomisi, insanın en kıymetli sermayesini—yani zamanını—parçalamak üzerine çalışır. Ekranlar, bildirimler, sonsuz içerik akışları… Hepsi bir şeyi hedefler: Senin zamanını almak. Ama senden alınan sadece zaman değildir. Dikkatin gider. Derinliğin gider. Odaklanma yeteneğin gider. Ve en sonunda, anlam üretme kapasiten gider.

İşte modern insanın trajedisi budur: Her şeye yetişmeye çalışırken, kendine yetişememek.

Şimdi 1453 yılında Roma İmparatorluğunu yıkıp İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’i düşünün. Fatih 1453 yılında İstanbul’un Fethi’ni gerçekleştirdiğinde, bu başarı bir anda ortaya çıkmış değildi. O fetih, yılların disiplininin, odaklanmasının ve zamanın bilinçli kullanımının bir sonucuydu. O dönemde zaman, sadece geçirilen bir süreç değil; hedefe kilitlenmiş bir iradenin taşıyıcısıydı. Bu örnek olay büyük sonuçların, büyük zamanlardan değil; doğru kullanılan zamanlardan doğduğunu gösterir.

Bizim medeniyetimizde zaman, sıradan bir kavram değildir. “Vakit” kelimesi, sadece bir ölçüyü değil, bir sorumluluğu ifade eder. Günün namaz vakitleriyle bölünmesi, aslında hayatın disipline edilmesidir. Sabahın bereketi, öğlenin dengesi, akşamın muhasebesi, gecenin tefekkürü… Bunlar sadece ibadet düzeni değil, insanın zamanla kurduğu ilişkinin inşasıdır. Çünkü vakit, başıboş bırakıldığında insanı dağıtır. Ama anlamla kuşatıldığında insanı inşa eder.

Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız; Zamanı mı yaşıyorum, yoksa zaman beni mi tüketiyor? Eğer günün sonunda yorgun ama tatminsizsen, sorun yoğunluk değildir. Sorun yönsüzlükür. Eğer sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyorsan, mesele zaman değil; önceliklerindir. Ve belki de en tehlikelisi şudur: İnsan, zamanını boşa harcadığını fark etmeden hayatını asli sahibine tevdi eder.

Büyük kayıplar çoğu zaman büyük hatalardan değil, küçük ihmallerden doğar. Her gün biraz ertelemek, her gün biraz oyalanmak, her gün biraz daha “sonra yaparım” demek… Ve bir bakarsın ki “sonra”, hiçbir zaman gelmemiştir. Bir ömür böyle tükenir. Sessizce. İz bırakmadan.

Oysa zaman, doğru kullanıldığında sadece bireyi değil, toplumu da dönüştürür. Medeniyetler, zamanı doğru okuyan insanların eseridir. Vaktini heba eden toplumlar çözülür. Vaktini anlamlandıran toplumlar yükselir.

Bu yüzden mesele artık bireysel bir verimlilik meselesi değil; bir medeniyet meselesidir. Zamanını kaybeden bir insan, sadece kendini kaybetmez. Geleceğini de kaybeder. Ve zamanını kaybeden bir toplum, sadece bugünü değil, yarını da kaybeder.

Şimdi kendine şu soruyu sor:

Bugün yaptıkların, seni gerçekten olmak istediğin yere yaklaştırıyor mu?

Eğer bu soruya net bir cevap veremiyorsan, zamanını yeniden düşünmek zorundasın. Çünkü zaman seni bir yere götürür. Ama nereye götüreceği, senin onu nasıl kullandığına bağlıdır. Unutma… Zaman bir sermaye değildir sadece. Zaman, sana verilmiş bir emanettir. Ve o emanet… Senden mutlaka hesap soracaktır.

Ne diyor Abdurrahim Koç;

Ömür dediğiniz nedir?

Üç gün hilal, üç gün bedir,

Haftaya boş kalır sedir,

Say bir karış, say bir adım,

Geçti gitti, anlamadım…

 

Zamanınızı en güzel şekilde değerlendirmeniz dileği ile.

 


Yorumlar

  1. "...Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır." (Bakara, 286)

    Hiçbir çıkarın olmadan iyilik yapabilen kaç kişi tanıyorsunuz? Kul, iyiliğikte veya hayırda yarışması gerekirken... İlginç, dalkavukluk sistemi ve karşılıklı menfaatler.

    Niye bunca anlam, ey nefis!? İyilik veya kötülük görünce... Mirac gecesi vahyedilen, Amenerrasulü (Bakara Suresi 285-286) meali;

    285. Ayet: "Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ederek, “Allah’ın peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz” dediler ve eklediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Affına sığındık, dönüş ancak sanadır”.

    286. Ayet: "Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. ( Şöyle dua ederler: ) Ey Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği işleri bize yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!".

    Düşününce, ne kadar da saçmalıyoruz diyorsun? Senin değil ki hiçbirşey... kötülük yapılsa ne yapılmasa ne!?

    Geçen sene vefat eden bir yakınımı rüyamda gördüm; "sana çok haksızlık yapmışız" dedi, uyandım. Düşünüp yatmadım, hakkımı da helal ettiğim biriydi; çokta iyilikte görmüşümdür, bilmeyerek zarar vermişti kasti değildi ki sağlıklıyken helallik istemişti herkesin içinde, özür dilemişti. Düşünüyorum da, iyi niyetliydi bence; içeriği bem bilemem, elinden geleni yapmamak veya boş konuşmaları dinlemek, susun bile bile günah demek ki, ilginçti.

    Bir iki yıl önce bir rüya görmüştüm haksızlık babaanneme yapılmıştı, çok acı ve üzüntü yaşamamışti çocuktum hatırlıyorum; konu miras! Hep teselli eder, kendi boyuma bakmadan yarenlik ederdim, biri birşey dediğinde olması gereken cevabı verir haksızsiniz derdim. Duasını aldım, çok şükür. Babaanneme haksızlığa sus deyip drduramayan kardeşi rüyama girdi; "burada seninde hakkın var deyip, bembeyaz bir ev büyük önü deniz arka orman bir apartman" ki, mshrum olduğu arsa. Düşündüm, kim hakli ise veya acı çekiyorsa yanında çıkarsız ve samimiyetle duranda pay alıyor demek ki dedim, ilginçti.

    İyilik, faydali olmak, samimiyet... nasiptir. Niyet ile başlar, gayret ve kul olduğunun bilincinde nasip olur.

    Bırak! Herşeyi emanetin sahibine... sadece kul ol. İster kina yaksınlar, ister kötülük yapsınlar, ister menfaatlerini sıkı sıkı elinde tutup dalkavukluk yapsınlar, akreplerini saysınlar... riya ile bereket aynı sofranın misafiri değildir.

    #Kul

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

İyiliği Sessizce Bırak Geriye

Günümüzde iyilik, çoğu zaman bir gösteriye dönüşmüş durumda. İnsanlar yaptıkları yardımı, verdikleri desteği ya da gösterdikleri ilgiyi görünür kılma arzusuyla hareket ediyor. Sosyal medya, bu gösterinin merkezlerinden biri hâline geldi. Artık birine yardım edildiğinde, ilk refleks o anı kayda almak ya da başkalarıyla paylaşmak oluyor. Oysa gerçek iyilik, sessizce yapılan iyiliktir. İyilik, yalnızca ihtiyaç sahibine değil, onu yapan kişiye de iyi gelir. Ancak bu fayda, iyilik karşılık beklemeden, reklam yapılmadan, hatta unutularak yapıldığında ortaya çıkar. Çünkü iyilik, kendisini gizlediğinde derinleşir. İyiliği görünür kılmak çoğu zaman onun anlamını azaltır. Anlatılan, gösterilen, alkış bekleyen iyilikler, samimiyetini kaybetme riski taşır. İyiliğin amacı, takdir edilmek değil; bir boşluğu doldurmak, bir yarayı sarmak, bir yükü hafifletmektir. Bu yüzden iyilik, özünde sade bir eylemdir. Bugün bir iyilik yapmak için büyük bir plan yapmaya gerek yok. Küçük, sessiz, basit bir davra...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...