Geçtiğimiz günlerde genç yaşına rağmen siyasetin çeşitli kademelerinde görev almış biriyle uzun bir sohbet ettim. Memleket meselelerine ilgiliydi, heyecanlıydı ve ülkenin geleceğine dair güçlü fikirleri vardı. Konuşma ilerledikçe konu toplumun yapısına, gençliğin yön arayışına ve Türkiye’nin geleceğine geldi. Ben, sivil toplum kuruluşlarının öneminden, insan yetiştirmenin değerinden ve toplumun kendi iç dinamikleriyle ayakta kalabilmesinin neden hayati olduğundan söz etmeye başladım. Bir süre dikkatle dinledi. Ardından sakin ama net bir şekilde şöyle dedi: “Bizim gibi ülkelerde asıl güç siyasettir abi. STK’lar gelişmiş ülkelerde etkili olur. Türkiye’de belirleyici olan şey siyasettir. Makam sahibi olmak veya paraya ulaşmak istiyorsan siyasetten başka yol yok.”
Bu düşünce bugün birçok insanın zihninde karşılık buluyor. Çünkü uzun zamandır gücü yalnızca siyaset üzerinden okumaya alıştık. Etkiyi makamla, katkıyı yetkiyle, topluma hizmet etmeyi ise çoğu zaman resmi görevlerle eş anlamlı hale getirdik. Oysa bir toplumun gerçek dayanıklılığı yalnızca devlet yapısıyla açıklanamaz. Devlet düzen kurar, güvenliği sağlar ve sistemi ayakta tutar; fakat topluma ruh veren şey insanların birbirine karşı taşıdığı sorumluluk duygusudur.
Türk tarihi incelendiğinde devlet fikrinin her zaman merkezi bir yerde durduğu görülür. Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Devlet-i Aliyye’ye ve Cumhuriyet’e kadar uzanan çizgide güçlü devlet anlayışı milletin varlığını koruyan temel unsurlardan biri olmuştur. Ancak aynı tarih başka bir gerçeği daha gösterir: Devletlerin uzun ömürlü olmasını sağlayan yalnızca askeri ya da ekonomik güç değildir. Toplumun ahlaki direnci, dayanışma kültürü ve ortak ideal duygusu zayıfladığında en güçlü yapılar bile zamanla çözülmeye başlar.
Bugün yaşanan temel sorunlardan biri, toplumun giderek her meseleyi devlete havale eden bir psikolojiye sürüklenmesidir. İnsanlar çözüm üretmekten çok çözüm beklemeye yöneliyor. Bir problem ortaya çıktığında önce “Biz ne yapabiliriz?” sorusu değil, “Devlet neden müdahale etmiyor?” düşüncesi öne çıkıyor. Bu yaklaşım başlangıçta güçlü devlet görüntüsü oluşturabilir; ancak uzun vadede toplumsal refleksleri zayıflatır. Sürekli merkezden çözüm bekleyen toplumlar zamanla inisiyatif alma kabiliyetini kaybeder.
Oysa medeniyetler yalnızca siyasi organizasyonlarla kurulmaz. Bir toplumu güçlü hale getiren şey; onun vakıfları, dernekleri, meslek örgütleri, gönüllü yapıları, düşünce merkezleri ve dayanışma kültürüdür. Sivil toplum dediğimiz alan tam da burada anlam kazanır. Çünkü sivil toplum, insanların herhangi bir zorunluluk olmadan ortak iyilik etrafında bir araya gelebilme iradesidir.
1835 yılında Amerika’yı inceleyen Fransız düşünür Alexis de Tocqueville, o toplumun gücünü devlet yapısından çok insanların gönüllü organizasyonlar kurabilme becerisinde görüyordu. Ona göre insanlar ortak meseleler karşısında birlikte hareket edebiliyorsa, o toplum kriz dönemlerinde de ayakta kalmayı başarabilirdi. Aslında bu anlayış bizim tarihimize de yabancı değildir. Anadolu’nun sosyal hafızasında vakıf kültürü, ahi teşkilatları ve imece geleneği bunun güçlü örneklerini oluşturur.
Selçuklu dönemindeki ahi teşkilatları yalnızca ekonomik düzen kuran yapılar değildi. Aynı zamanda insan yetiştiren kurumlardı. Bir esnafın sadece meslek öğrenmesi yeterli görülmezdi; dürüstlük, kanaat, kul hakkı hassasiyeti ve toplumsal sorumluluk bilinci de öğretilirdi. Devlet-i Aliyye’deki vakıf sistemi ise toplumun görünmeyen denge mekanizmasıydı. Yol yapan, köprü kuran, öğrenci yetiştiren, hastalara bakan, yoksulları gözeten binlerce vakıf vardı. Bu yapıların temelinde yalnızca yardım anlayışı değil, insanı emanet olarak gören bir medeniyet tasavvuru bulunuyordu.
Bugün ise farklı bir tabloyla karşı karşıyayız. Modern hayat bireyi öne çıkarırken ortak aidiyet duygusunu zayıflatıyor. İnsanlar aynı şehirlerde, hatta aynı apartmanlarda yaşamasına rağmen birbirinden giderek uzaklaşıyor. Kalabalıkların arttığı ama yalnızlığın derinleştiği bir dönemden geçiyoruz. Böyle bir ortamda toplumsal bağların zayıflaması sadece sosyal bir problem değil, aynı zamanda medeniyet açısından ciddi bir kırılmadır.
Sivil toplum kuruluşlarının önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü STK’lar yalnızca faaliyet yapan kurumlar değildir; insanlara birlikte yaşama kültürünü yeniden hatırlatan alanlardır. Bir öğrenciye burs verilmesi sadece ekonomik destek anlamına gelmez. Toplumun kendi geleceğine sahip çıktığını gösterir. Bir deprem bölgesine ulaştırılan yardım yalnızca insani bir görev değildir; milletin vicdanının hâlâ canlı olduğunu gösterir. Bir mahallede kurulan dayanışma ağı, insanların birbirini yük değil emanet olarak görebildiğinin işaretidir.
Bugünün gençliği çoğu zaman siyaseti hızlı sonuç alınabilecek bir alan olarak görüyor. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü siyaset görünürdür, etkisi daha hızlı hissedilir ve gücü daha somut biçimde ortaya çıkar. Ancak tarihe dikkatlice bakıldığında toplumsal dönüşümlerin çoğunun önce fikir hareketleriyle başladığı görülür. Eğitim çalışmaları, gönüllü organizasyonlar, düşünce çevreleri ve sosyal dayanışma ağları zamanla toplumun yönünü değiştirmiş, ardından siyaseti etkilemiştir. Kalıcı değişim çoğu zaman önce insanın zihninde başlar.
Bu nedenle sivil toplum kuruluşları sadece proje üreten yapılar olarak değerlendirilmemelidir. Onlar toplumun hafızasını taşıyan, insanlara sorumluluk bilinci kazandıran ve ortak ideal duygusunu canlı tutan kurumlardır. Bir gencin bir dernekte görev alması yalnızca organizasyon deneyimi kazanması anlamına gelmez. Farklı insanlarla birlikte hareket etmeyi, sorun çözmeyi, fedakârlık yapmayı ve kendi hayatını yalnızca kişisel çıkarlar üzerinden okumamayı öğrenmesi anlamına gelir.
Toplumların asıl gücü tam da burada ortaya çıkar. Çünkü güçlü toplum ile güçlü devlet birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, biri zayıfladığında diğeri de zamanla güç kaybetmeye başlar. Toplumun iç bağları çözülürse kurumlar yalnızlaşır, insanlar ortak hedeflerden uzaklaşır ve sistem giderek daha sert bir yapıya dönüşür. Oysa medeniyet dediğimiz şey yalnızca kanunlarla değil, insanlar arasındaki güven duygusuyla ayakta kalır.
Belki de bugün yeniden şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz gerçekten güçlü bir toplum mu inşa etmek istiyoruz, yoksa yalnızca güçlü görünen bir yapı mı kuruyoruz?
Yorumlar
Yorum Gönder