Ana içeriğe atla

Bu da geçer

Kaybı olmayan bir insanla mücadele etmek zordur. Evet, hemen hepimiz hayatımızın belli merhalelerinde birçok alanda mücadele etmişizdir. Kimi zaman acz içinde mücadeleden vazgeçmiş, kimi zaman da değerlerimizin bize vermiş olduğu güçle mücadelemize devam ederiz. 

Sahip olduğumuz mal, makam ve buna benzer unsurlar, kimi zaman mücadele azmimizi kamçıladığı gibi, kimi zaman da bizleri mücadeleden alıkoyar. Peki mücadele azmimizi nasıl sürekli olarak ayakta ve canlı tutabiliriz?

27 yaşında iken ilk kez bir meslek örgütünün seçimlerine mensup olduğum kurumun bana görev vermesi ile girdim. Seçimlere girerken konu ile ilgili olarak araştırma yaptım ve gördüm ki benden önce yıllarca bu koltukları doldurmuş insanlar var. Bunlarla mücadele etmem gerekiyordu. Kısa bir ön çalışmadan sonra bu kişilerle görüşmeye karar verdim. Kendileri ile görüşmeye gittiğim de hemen hepsi ağız birliği etmişcesine genç olduğumdan dem vurdular. Gerçekten de onlara göre çok genç ve tecrübesizdim. Ama beni onlardan ayıran ve güçlü kılan bir yanım vardı. O da kaybedecek hiç bir şeyimin olmamasıydı. Hemen hepsi bu makamları birer unvan olarak kullanıyorlardı. Onların kaybedecekleri vardı.

Kaybetme korkusu hata yapmayı da beraberinde getirir. İşte o seçimlerde bana başarıyı getiren bu hata ve hatta hatalar zinciri oldu.

Kaybetme korkusunu yenmenin yolu, kişinin sahip olduğu herşeyin gerçekte kendisine ait olmadığına ve emanetçi olduğuna gerçekten iman etmesi ile mümkündür.  

Hayatımız da gördüğümüz herşeyin gelip geçici olduğuna inanır ve buna bağlı olarak varlığımız dahil her şeyin emanet olduğuna inanırsak, gerçekte kaybedecek birşeyimizin olmadığını görürüz. 

Şu anda ismini hatırlayamadığım bir kitapta her şeyin gelip geçiciliği ile ilgili olarak çok güzel bir hikaye okumuştum. Bu hikaye veya kıssa şöyleydi...

" Zamanın birinde bir köye yolu düşen derviş, köylüden kalacak ve karnını doyurabileceği yer sorar. Köylü dervişe kendi durumlarının olmadığını, bunun yanında köyde iki ağanın olduğunu söyler. Ağalardan biri zengin ve cimri, diğer ağanın ise zengin ve cömert olduğu bilgisini ve kendisinin cömert ağaya gitme tavsiyesini verirler. 

Derviş, zengin ve cömert ağaya giderek durumunu anlatır. Ağa dervişi misafir ederek her türlü ihtiyacını giderir. Ertesi gün derviş ağanın yanından ayrılırken;
- Ağam, Hem zenginsin, hem de cömert. Serde de biraz dervişlik var ya Allah sana daha çok versin,
diye dua eder. Bunun üzerine ağa;
- Derviş, sevinip mutlu ol. Ama bu da geçer.
der. Bunun üzerine derviş oradan ayrılıp gider. 

Aradan uzun bir zaman geçer. Dervişin yolu daha önce misafir olduğu ağanın köyünün yakınından geçer. Derviş, vefa duygusu ile ağaya selam vermek ve  halini hatırını sormak için köye uğrar. Ağanın konağının yanına gittiğinde, ağanın konağının yerinde yeller estiğini görür. Şaşkın bir şekilde zengin ve cömert ağaya ne olduğunu köylüye sorar. Köylü;
- Ah derviş ah. Hiç sorma bir kuraklık oldu ki zengin ve cömert ağa çok fakirledi. Şu anda zengin ve cimri ağanın yanında ırgatlık yapıyor.

derler. Derviş üzüntülü bir şekilde daha önce kendisine ikramlarda bulunan şu anda ırgatlık yapan ağanın yanına gider. Derviş, ağaya üzüntülerini bildirir. Bunun üzerine ağa;

- Üzüldüğün şeye bak derviş, bu da geçer. der.

Derviş ırgat ağadan helallik dileyerek ayrılıp gider. 

Aradan belli bir süre geçtikten sonra dervişin yol güzergahına yine aynı köy çıkar. Derviş çok üzülmesine rağmen zengin olup ta ırgatlığa düşen ağayı ziyaret etmek ister. Köye vardığında köylüye ırgat ağayı sorar. Köylü;

- Gözün aydın derviş, ırgat olan ağa yine ağa oldu. Cimri olan ağa öldüğünde kimi kimsesi olmadığından bütün mal varlığını zengin ve cömert ağaya bıraktı. der. Derviş mutlu ve neşeli bir şekilde ağanın yanına gelir. Ne kadar mutlu olduğunu ve sevindiğini ağaya anlatır. Ağa;

-Sevindiğin şeye bak derviş, bu da geçer
 der. Yine derviş yolcu yolunda gerek diyerek ordan ayrılır.  

Derviş yine köy köy dolaşırken, yolu zengin ve cömert ağanın köyüne düşer. Ağaya gidip halini hatırını soracakken, köylüden ağanın öldüğünü öğrenir. Çok üzülen derviş vefa duygusu ile ağanın mezarının yerini öğrenerek, mezarı başında en azından ruhuna bir Fatiha okumak ister. Ağanın mezarının başına varır. Tam  Fatiha'yı okuyacakken mezar taşındaki yazı dikkatini çeker.

- Bu da geçer.

Derviş kendi kendine düşünür. Zengindi, bu da geçer dedi, fakir oldu. Fakirdi; bu da geçer dedi, zengin oldu. Zengindi; bu da geçer dedi, öldü. Öldü, mezar taşına bu da geçer yazdı, bundan sonra ne olacak ki der. ve duasını ederek oradan ayrılır.

Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra tekrar yolu aynı köyün yakınından geçer. Ağaya duyduğu vefa duygusu ile ağanın mezarının başına gidip dua etmek ister. Mezarın olduğu yere geldiğinde gözlerine inanamaz. Mezarın yerinde yeller esiyor. Hemen aşağı inerek köylüye durumu sorar.  Köylü;

- Hiç sorma derviş, bir sel geldi ki, önüne ne çıkarsa alıp götürdü. Ağanın mezarı da bu selle yok oldu.
derler."

Evet bir mezar taşımızın dahi kalmayacağı yeryüzünde acaba kaybedecek neyimiz var? Hayatımıza yükleyeceğimiz mana da yatar bunun cevabı.


Doğan Alperen

Yorumlar

  1. Sultan Süleyman da vasiyetinde" ölünde bir elimi tabuttan dışarı koyun ki, Sultan Süleyman bile öldüğünde birsey götüremedi desinler" demiş. Çok anlamlı bir makale olmuş dogan bey, kaleminize saglık. Saygılar

    YanıtlaSil
  2. Yorumlarınızı paylaşın notunuz kapsamında;

    Slogan atmak, laf türetmenin, onur kırıcı olmanın, gizli koltuk savaşlarının, manipülasyonun sonu yok! Hergün türü değişir...

    Yeni slogan 'Dini inancı olan insanlar da solcudur'; düşünüyorum... düşünüyorum... düşünüyorum... bu kadar laf, nefes tüketmek niye?

    Bitmeyen onur kırıcı tavır, söz ve davranışlara; ağalık sistemi. Tabiri caizse, karşındaki "it" sanki! İstediği tonda, tavirda konuşabilir, emrede bilir, onur kırabilir. Ne kadar da tanıdık.

    Bütün bu tipteki insan evlatlarını koy yan yana, kime bağlı diye düşün; kim veriyor son kararı; satranç gibi tolerans kim tanıyorsa o! Şirket yönetim kurulu başkanı ve portföy sahibi. Dünya etiketi, malı-mülkü, itibarı... biteceksin birgün.

    Özünde, sevgisizlik.
    Birde, ihtiyaçlar silsilesi.

    Her insanın birbirinin haberi olmadığı eksiği veya fazlası vardır. Sevgi değince herkes farklı yaklaşır, koşullu ve koşulsuz... Tozu ve verilme şekli, bize 'sevgisiz' ; 'sevgili' ; 'ihtiyaç' ; 'fazla' oluşumlar geliştirir.

    İdrak eden, tanıyı koyar; tedaviye başlar. Bu konuda başarı ve başarısızlıkta nasip...

    "Kün Fe Yekün" ;
    "Allah ol der ve olur."
    (Bakara, 117.Ayet)
    - - -

    Fikriyat/Yaz. Fatma Bayram "Gasp" üzerine yazısı, olduğu gibi aktarıyorum:

    "İslam ahlakında gasp sadece bir mülkiyet ihlali değildir. Gasp haddin aşılmasıdır. Başkasına ait olan bir alanın, bir hakkın ya da bir sınırın zorla ihlal edilmesidir. Bu yüzden Kuran'ı Kerim gasp doğrudan zulüm kavramı içersinde değerlendirilir. Zulüm kaba kuvvetle yapılan bir saldırı kadar sessizce sürdürülen hak ihlallerini de kapsar."

    "Gasp denildiğinde akla çoğu zaman zorla alınan bir mal gelir. Oysa gasp, insanın yalnızca sahip olduklarının değil; zamanının, onurunun, iradesinin ve sınırlarının da elinden alınmasıdır. İslam ahlâkı, bu görünmeyen ihlalleri 'kul hakkı' ve 'zulüm' başlığı altında ele alır."

    "Modern hukukta da hak gaspı, sadece başkasına ait bir malı, sahibinin veya yetkilisinin izni olmaksızın zor kullanarak almakla sınırlı değildir. Hak gaspı, maddi, manevi, bilgi temelli veya başka herhangi bir kazanç şeklinde olabilir. Hatta günümüzde dijital dünyada insanların dikkatini belli bir mecrada biraz daha uzun süre tutabilmek için çalışan mühendisler ordusunun çabalarını ve bu durumun sonuçlarını anlatan Johann Hari kitabının ismini 'Çalınan Dikkat' olarak seçmekle gaspın nerelere kadar uzandığına dikkatlerimizi çekmiştir."

    Değerlendirme:
    Kul yapmaz, yaptığını zannedebilir. Herşey Allah'tandır... Kul gayret eder, tevekkül eder, nasip.

    İdrak:
    “Ben göklere ve yere sığmam, fakat mü'min kulumun kalbine sığarım.” (İmam-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn) Kul kulu eleştiremez, onurunu kıramaz, gasp edemez. Kulluk ve idrak...

    Dua:
    Ey güzel Allah'ım, bizleri nefsimiz ile başbasa bırakıp dünya ile gönlümüzü doldurma. Senin rızan-i ilahin için bizleri nasiplendir. Maddi ve manevi rızıklarin tümü sendendir... Bizleri kulluğuna kabul et, amin.

    #Saygı #Saygılar

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

İyiliği Sessizce Bırak Geriye

Günümüzde iyilik, çoğu zaman bir gösteriye dönüşmüş durumda. İnsanlar yaptıkları yardımı, verdikleri desteği ya da gösterdikleri ilgiyi görünür kılma arzusuyla hareket ediyor. Sosyal medya, bu gösterinin merkezlerinden biri hâline geldi. Artık birine yardım edildiğinde, ilk refleks o anı kayda almak ya da başkalarıyla paylaşmak oluyor. Oysa gerçek iyilik, sessizce yapılan iyiliktir. İyilik, yalnızca ihtiyaç sahibine değil, onu yapan kişiye de iyi gelir. Ancak bu fayda, iyilik karşılık beklemeden, reklam yapılmadan, hatta unutularak yapıldığında ortaya çıkar. Çünkü iyilik, kendisini gizlediğinde derinleşir. İyiliği görünür kılmak çoğu zaman onun anlamını azaltır. Anlatılan, gösterilen, alkış bekleyen iyilikler, samimiyetini kaybetme riski taşır. İyiliğin amacı, takdir edilmek değil; bir boşluğu doldurmak, bir yarayı sarmak, bir yükü hafifletmektir. Bu yüzden iyilik, özünde sade bir eylemdir. Bugün bir iyilik yapmak için büyük bir plan yapmaya gerek yok. Küçük, sessiz, basit bir davra...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...