Ana içeriğe atla

Can Dostu

Hemen herkesin bir can dostuna ihtiyacı vardır. Genelde çok dostumuz vardır; diye düşünürüz. Bunun sebebi ise dostluklarla arkadaşlıkları  karıştırmamızdan kaynaklanır. Hemen hemen tanıdığımız herkesle arkadaşızdır. Okul arkadaşlıkları, iş arkadaşlıkları, yol veya seyahat arkadaşlıkları...

Peki dostumuzun kim olduğunu nasıl anlayacağız? Zamanın birinde bir kitapta okuduğum bir hikayenin dostlarımı daha doğrusu dostumu bulmamda ve dost ile arkadaş arasındaki farkı ortaya koyması açısından bana yol gösterdiğini söyleyebilirim. Aşağıda bu hikayeyi sizinle paylaşıyorum:

" Baba ve oğlu dostluk konusunda tartışırlar..
Çocuk;
"Baba, benim çok dostum var." der. Bunun üzerine baba oğluna;
"Oğlum, dost çok olmaz. Dost dediğin bir, bilemedin iki" der. Bunun üzerine baba ve oğul tartışmaya devam ederler. Sonunda bir test yapmaya karar verirler. Bu teste göre bir kuzu kesilip, çuvala konacak ve çocuk dost bildiği arkadaşlarına gidip birini öldürdüğünü ve çuvala koyduğunu anlatarak onların davranışlarını ve tepkilerini ölçecektir. Yapılan anlaşma gereği bir hayvan kesilip çuvala konur ve oğul çuvalı sırtına alarak dost  bildiği kapılara gider. Babası ile anlaştığı gibi olayı dost bildiği kişilere anlatır. çaldığı bütün kapılar yüzüne kapanır. Mahçup bir şekilde babasına gelir ve;
"Baba sen haklı çıktın bu dünyada dost diyebileceğimiz kimse yok" der. Bunun üzerine baba;
"Yarın dost diye bildiğim şu kişiye git arkadaşlarına anlattığın hikayeyi ona da anlat" der. Çocuk sırtına çuvalı alarak babasının dost dediği kişiye gider. Kapıyı açan adam olayı anlatır. Adam çocuğu içeri alır ve evin arka tarafında bulunan bahçeye götürür. Bir çukur kazar ve çuvalı oraya gömer. Daha sonra çuvaldaki cesedin çürüyerek etrafa koku yaymaması için, çuvalı gömdükleri çukurun üzerine sarmısak tohumu eker.

Çocuk babasına gelerek arkadaşının gerçek dost olduğunu söyler. Bunun üzerine baba;
"Oğlum acele etme. Yarın şu kahvehaneye gidip herkesin içinde dost bildiğim arkadaşıma tartışma çıkartarak bir tokat atacaksın" der. Çocuğun bütün ısrarlarına rağmen, baba diretir ve çocuk ertesi gün babasının dediği kahvehaneye gider. Babasının arkadaşının olduğu masaya yanaşır ve tartışma çıkartır. Sonunda istemeyerek de olsa babasının arkadaşına bir tokat atar. Tokadı yiyen adam çocuğa dönerek;
"Git babana selam söyle. Bir tokada satmayız sarmısak tarlasını" der..

Evet hepimizin sırlarını paylaşabileceği böyle can dostlarına ihtiyacımız var. Küçük menfaatler uğruna birbirlerini satan, ekip arkadaşlarının ayaklarını kaydırmaya çalışan bir dünyada, en kısa sürede can dostunuzu bulmanız dileği ile
Doğan Alperen

Yorumlar

  1. Hikaye gayet ders verici , tebrik ederim dogan bey

    YanıtlaSil
  2. Güzel olmuş dogan bey

    YanıtlaSil
  3. Dostu bulup, değerini bilenlerden olmak dileğiyle...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...

En Değerli Sermaye: ZAMAN

Zaman dediğimiz şey, çoğu insanın sandığı gibi akıp giden etkisiz bir çizgi değildir. Zaman, insanın ömrünü parça parça tüketen sessiz bir hakemdir. Ne hızlanır ne yavaşlar. Ne uyarır ne affeder. Sadece kaydeder. Ve günün sonunda insanın karşısına geçip şu soruyu sorar: “Sana verilen ömrü neye dönüştürdün?” Bu sorudan kaçan çoktur. Ama cevabını gerçekten verebilen azdır. Şimdi bir iş insanını düşün. Sabah erkenden kalkıyor. Telefonuna uzanıyor. Gelen mesajlar, iletiler, bildirimler… Gün daha başlamadan zihni dolmuş durumda. Kahvaltı aceleyle geçiştiriliyor. Ofise gidiliyor. Toplantılar, telefon görüşmeleri, küçük krizler, planlar, iptaller… Gün boyunca sürekli hareket var. Sürekli bir koşuşturma. Sürekli bir “yoğunluk” hissi. Akşam oluyor. Eve dönüyor. Yorgun. Zihni dağınık. Bir şeylerle uğraşmış ama aslında hiçbir şeyi tamamlamamış gibi. İçinde tarif edemediği bir boşluk. Ve belki de farkında olmadan kendine şu cümleyi söylüyor: “Bugün de geçti.” İşte asıl mesele tam burada başlıy...