Ana içeriğe atla

Kökün İnkârı: Yüzsüzlükten Köksüzlüğe, Köksüzlükten Yokluğa

 Bir milletin yok oluşu, haritalardan silinmesiyle başlamaz; kalbinden silinmesiyle başlar. Dışarıdan gelen yıkımlar, içerideki çürümeye denk düşmez. Bir millet kendi benliğine küstüğünde, kendi dilini artık yabancı gibi konuşmaya başladığında, kendi geçmişini utançla andığında; işte o vakit çöküş, yalnızca bir ihtimal değil, kaçınılmaz bir kader olur.

Bugün biz bu kaderle yüzleşiyoruz. İki yüz yıl evvel zihnimize düşen bir virüs, nesilden nesile kılık değiştirerek büyüdü: “Köklerinden utan.” Bu virüs, kılıfını “ilerleme”, “çağdaşlık”, “özgürlük”, “küresellik” gibi parıltılı kelimelerle örttü. Oysa hakikat çok daha çıplak ve yalındı: Seni kendine yabancılaştırmak istediler. Seni, senden uzaklaştırmak, sana seni unutturmak istediler. Çünkü kimliğini yitiren bir milletin artık ne sesi duyulur ne de adımı iz bırakır.

Bir çınarın göğe yükselebilmesi için, kökünün yerin derinliklerine inmesi gerekir. Bu bir fizik kuralı değil, bir hakikat sırrıdır. Yükseliş, yerin altındaki sadakatin sonucudur. Bugün bizim göğe çıkamıyor oluşumuzun, kendi hikâyemizi anlatamıyor oluşumuzun, dünyaya söz geçiremiyor oluşumuzun temel nedeni, kökümüze olan sadakatsizliğimizdir.

Kök, sadece geçmiş değildir. Kök; ahlâktır, inançtır, davranış biçimidir, adalettir, merhamettir. Kök, bir milletin elini uzattığında hangi niyetle tuttuğudur. Kök, dünü hatırlamak için değil; yarına sapasağlam yürümek içindir. Kök, sadece mezar taşı değil, gelecek haritasıdır.

Oysa biz bugün geçmişimizi bir utanç vesilesi, dedemizi cahil, annemizi geri kalmış, kültürümüzü taşralı, dilimizi eski, ahlakımızı baskıcı görmekle meşgulüz. Ve her reddedişimizde, bizden bir parça daha eksiliyor. Her inkâr, bizim ruh atlasımızdan bir yıldız daha koparıyor.

Bizler artık kendimizden tiksinmeye ikna edilmiş bir topluluğa dönüştük. Televizyonlarda kendi değerlerimizi aşağılayanlara gülümsüyor, kendi ahlakımıza hakaret edenleri alkışlıyoruz. Çünkü bir nesle “asıl olan Batı’dır” denildi. Ve biz asıl olmadan, başkalarının yedeğinde yaşamaya razı olduk.

Oysa asıl, bizdik. Bizi biz yapan; merhametle yoğrulmuş adaletimizdi, göğsünü siper eden imanımızdı, kalbiyle yürüyen aklımızdı. Bir çarşıyı ibadet haline getiren helal duyarlılığıydı. Bizi insan kılan, rakamlar değil, rahmetti. İleri gitmek, başkasına benzemek değil; kendin olarak yürümeyi bilmekti.

Biz öyle bir milletiz ki; asırlar boyunca sadece topraklar değil, zamanlar da bize vatan olmuş. Kudüs’ten Endülüs’e, Semerkand’dan Saraybosna’ya, Belh’ten Buhara’ya, Bağdat’tan Basra’ya, Hicaz’dan Fizan’a ve daha nereye kadar uzanan bir hafızanın mirasçılarıyız. Fakat ne hazindir ki, bugün bu hafızanın en temel kelimeleri bile bize yabancı. Dede Korkut’un sesi kütüphane raflarında kısıldı, Mevlânâ’nın ney sesi dijital gürültüde boğuldu, ecdadın mezar taşları susturuldu. Hafıza kesildi, kök kurudu.

Oysa bir milletin kökü, onun zamana karşı verdiği cevaptır. Kök, yalnızca geçmiş değil; kimliktir, istikamettir, itirazdır. Biz kökümüzü kaybettikçe benliğimiz de silikleşti. Sözlerimiz başkasının kaleminden, hayallerimiz başkasının vitrininden çıkma oldu. Modernleşme kisvesi altında yürütülen bu köksüzleştirme operasyonu, ruhumuza işlemiş bir kopuşun adıdır.

Şimdi ise yolumuzu başkalarının izlerine bakarak bulmaya çalışıyoruz. Ama haritayı kaybettik. O harita, dedemizin kalbindeydi, annemizin duasındaydı, ecdadın secdesindeydi. O harita, bizim köklerimizdeydi. O kökler ki; hem yere bağlı hem göğe açık…

Bugün bizden istenen yalnızca modernleşmek değil, kendimizi inkâr ederek başkalarının geçmişine benzemek. Çünkü modernleşme adına bize sunulan şey, aslında bir suret değişimi değil, bir kimlik yitimi.

Ve kimlik kaybı; toprağın altına gömülen sessiz bir ölüm şeklidir. Kimi bunu ekonomik kriz sanır, kimi eğitim sorunu. Oysa köksüzlük, hepsinden daha derindir; çünkü insanı varoluşundan vurur. Kökünü yitiren sadece savrulmaz; kendine düşman olur.

İşte bu noktada, sormamız gereken soru şudur:

“Nereden geldik, nereye savrulduk ve hâlâ kimiz?”

Cevabı net: Biz hâlâ, bağışlanmamış bir ihanetin çocuklarıyız. Bu ihanet, başkalarına değil, kendimizedir. Kendi kelimemizi terk edip başkasının sözünü kutsadığımızda başladı. Kendi acımıza ağlamayı ayıplayıp, başkasının trajedisini takdis ettiğimizde başladı. Kendi mimarimizi söküp, başkasının betonuna tapmaya başladığımızda başladı.

Ama hâlâ geç değil.

Çünkü kök, bazen görünmez olsa da ölmez. Yeter ki suyu hatırlasın. Yeter ki toprağı hatırlasın. Yeter ki sahibini hatırlasın.

Şimdi bize düşen; bu unutuluş perdesini yırtmak, bu inkâr zincirini kırmak, bu başkalaşma çukurundan doğrulup yeniden aslımıza yönelmektir.

Bu bir geri dönüş değil, bir yükselişin başlangıcıdır.

Ve yükselmek, ancak eğilenlerin nasibidir. Eğilmek ise boyun eğmek değil, kökle yeniden buluşmaktır.

Köküne düşman olanın gövdesi başkasına aittir.

Bugün gövdemizi kurtarmak istiyorsak, kökümüzle barışmak zorundayız.

Zira bir milletin sonu, sadece savaşla değil; kendi toprağına küsmekle gelir.

Ve belki…

Belki bir çocuğun uykusundan önce ettiği bilinçsiz bir dua, bir dedenin sandığından çıkan sararmış bir hatıra, ya da gecenin en sessiz saatinde bir kalpten yükselen tek bir cümleyle filizlenir yeniden o kadim çınar:

“Ben buyum. Ve bundan utanmıyorum.”


Yorumlar

  1. Yorumlarınızı paylaşın notunuz kapsamında;
    #Fıtrat #Taslak_Şiir

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Yaratılış gayen, cinsini kabul etmenle başlar.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul etmen, enerjini bulmanı ve korumanı sağlar.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; mukayese yapmaz ve gereksiz konuşmaz.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; sorumluluğunu bilir, nettir, sakindir.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; akışa güvenir, ahmak değildir.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; maddi ve manevi bereketlenir.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; ben yukaridayim, izlenimi veya hissiyatı vermez.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; ailesini korumak için aslan olur. Kalbi, pamuk gibidir.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; ailesindeki bereketi artırmak ve korumak için naiftir, flamingo gibidir.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; güç gösterisi yapmaz, ihtiyacı da yoktur.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; olması gerektiği kadar konuşur.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; yanıldığı insanlarla arasına zarif bir mesafe koyar.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; süpürge görevi atledilmez, kıymetlidir.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; bağ kurabilir, koşulsuz ve içtendir.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; talep etmez, bilir ki kıymet veren talep etmeden düşünür.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; enerjisi yüksektir ve kimsenin düşürmesine izin vermez.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; karşı tarafa verdiği elektrik ve kokusu cinsine uygundur, rahatsız etmez.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; kıymet verdiğine kıyamaz; cins kavgası yoktur, güç düellosu yoktur.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; iç sesini duyar, ölselenmez. Bilir ki, ruhlar ya tanışmıştir ya da tanışmamıştır.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; baskılamaz veya baskılanmayı kabul etmez; saygı duyar, saygındır.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; menfaati için karşındakini kullanmaz ve kendini kullandirtmaz. Tercih eder, sonunda yanilmakta sürece dahildir.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; kime ne kadar güveneceğini bilir.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; seçenekler arasında kaybolmaz, ne istediğini bilir.

    Fıtratını kabul etmeyen, yanılır..
    Cinsini kabul eden; ilham olur, duruşu vardır.

    Uyanış / Gerçek Güç;
    ☆ Emanetçi, fıtratını kabul eder. Cinsinin gereğine uygun yaşar. Güç, içimizde; korunuyoruz.
    ☆☆ Hem cinslerin, birey olarak cinsini kabul etmesi veya etmemesi onların konusu, alanında kal ve enerjini koru.
    ☆☆☆ Karşı cinslerin, birey olarak cinsini kabul etmesi veya etmemesi onların konusu, alanında kal ve enerjini koru.

    Saygı göstermeyene saygı göstermek, emanetin sahibine verilecek bir cevap gerektirir. Bilgilerinize..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

İyiliği Sessizce Bırak Geriye

Günümüzde iyilik, çoğu zaman bir gösteriye dönüşmüş durumda. İnsanlar yaptıkları yardımı, verdikleri desteği ya da gösterdikleri ilgiyi görünür kılma arzusuyla hareket ediyor. Sosyal medya, bu gösterinin merkezlerinden biri hâline geldi. Artık birine yardım edildiğinde, ilk refleks o anı kayda almak ya da başkalarıyla paylaşmak oluyor. Oysa gerçek iyilik, sessizce yapılan iyiliktir. İyilik, yalnızca ihtiyaç sahibine değil, onu yapan kişiye de iyi gelir. Ancak bu fayda, iyilik karşılık beklemeden, reklam yapılmadan, hatta unutularak yapıldığında ortaya çıkar. Çünkü iyilik, kendisini gizlediğinde derinleşir. İyiliği görünür kılmak çoğu zaman onun anlamını azaltır. Anlatılan, gösterilen, alkış bekleyen iyilikler, samimiyetini kaybetme riski taşır. İyiliğin amacı, takdir edilmek değil; bir boşluğu doldurmak, bir yarayı sarmak, bir yükü hafifletmektir. Bu yüzden iyilik, özünde sade bir eylemdir. Bugün bir iyilik yapmak için büyük bir plan yapmaya gerek yok. Küçük, sessiz, basit bir davra...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...