Ana içeriğe atla

Bedel Ödemek

Hepimiz hayatımızın belli dönemlerinde kendimizce bazen küçük, bazen ise büyük bedeller ödemek zorunda kalmışızdır. Ödediğimiz bedelin büyüklüğü ne olursa olsun karşılığında mutlaka bir acı hissetmişizdir. 

1993 yılı aralık ayında yönetim danışmanlığı konusunda seminer düzenleyen bir firmaya eğitim almak üzere müracaat ettim. Ön görüşmeden sonra kaydımı yaptırdım. Seminer günü toplam on kişinin seminere katıldığını ve bunların arasından büyük bir kuruma bağlı olmadan seminer ücretini vererek, seminere katılan kişinin ben olduğumu gördüm. 

Bugün bile hatırı sayılır bir bedel ödeyerek gireceğim seminere heyecanla katıldım. Seminer saat 09.00 da başlayıp 17.00 civarında bitti. Benim için tam bir hayal kırıklığı idi. Seminer aldığımız kişi kendi alanında gerçekten yetkin, özellikle de yurt dışında aynı konu hakkında defalarca seminer vermiş biriydi. Gel gör ki, öğle yemeği ve kahve molalarını da çıkarırsak ortalama olarak 6 saat boyunca bildiklerimi tekrar etmekten ve bildiklerimi yeniden dinlemekten öteye gidememiştik.

Seminerden çıktıktan sonra kendime çok ama çok kızmıştım. O dönemlerde bekar olduğumdan yalnız kalıyordum. O akşam bir arkadaşım beni ziyarete gelmişti. Utandığımdan konudan kendisine hiç bahsetmedim. Gece yarısı olmasına rağmen hala kızgın olduğumdan uyuyamıyordum. Sonunda ertesi gün yeni şeylerin ve hayatıma anlam katacak bir şeylerin değişeceğine kendimi ikna ederek uyuya kalmışım. Geç satte uyuymama rağmen saat 6.00 gibi yataktan kalktım. Camın karşısına geçip kollarımı açarak kendi kendime bugünün güzel bir gün olacağına ve ödediğim bedelin karşılığını alacağıma inandırdım. (Daha sonraki yıllarda evimde misafir kalan arkadaşım, sabahın köründe beni camın kenarında kendi kendine hareket ederek konuşur görünce kafayı yediğimi zannetiğini söyledi).

Evet işte yeni gün başladı. Seminer hızla akıp giderken hem kendime kızıyor, hem de işin doğrusu eğitimi veren hocaya kendimce küfür ediyordum. Günün sonu artık gelmişti. Tarafımıza eğitime katıldığımıza dair bir belge verilmeden önce semineri veren hocamız katılımcılara;
'Aranızda bana küfretmeyen var mı?' diye sordu. Katılımcılardan hiç bir tepkş gelmedi. Bu, istisnasız herkesin eğitimciye küfür ettiği manasına geliyordu. Eğitimci;
'Evet, bana küfür ettiğinizi, kendinize kızdığınızı biliyorum. Sizler özellikle seçildiniz. Benim anlattıklarım konusunda hemen hepinizin bir şekilde bilgisi vardı. Bu bilgileri, ya okuyarak, ya dinleyerek veya seyrederek, yani herhangi bir şekilde öğrenmiş ve bilgi dağarcığınıza koymuştunuz. Ama bunları öğrenirken karşılığında herhangi bir bedel ödememiştiniz. Bugün bunun bedelini ödediniz. bundan sonra bunları paşa paşa hayatınızda uygularsınız.' dedi.

İşte bu söz hayatımın dönüm noktası oldu. Ve o günden sonra öğrendiklerimi hem uygulamaya, hem de  paylaşmaya başladım. Hayatımızda tecrübelerden istifade ederek daha hızlı gelişim sağlarız. Kendinizden daha tecrübeli insanların tecrübelerini paylaşarak hayatınızı daha da kolaylaştırmanız dileği ile.

Doğan Alperen 




Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

İyiliği Sessizce Bırak Geriye

Günümüzde iyilik, çoğu zaman bir gösteriye dönüşmüş durumda. İnsanlar yaptıkları yardımı, verdikleri desteği ya da gösterdikleri ilgiyi görünür kılma arzusuyla hareket ediyor. Sosyal medya, bu gösterinin merkezlerinden biri hâline geldi. Artık birine yardım edildiğinde, ilk refleks o anı kayda almak ya da başkalarıyla paylaşmak oluyor. Oysa gerçek iyilik, sessizce yapılan iyiliktir. İyilik, yalnızca ihtiyaç sahibine değil, onu yapan kişiye de iyi gelir. Ancak bu fayda, iyilik karşılık beklemeden, reklam yapılmadan, hatta unutularak yapıldığında ortaya çıkar. Çünkü iyilik, kendisini gizlediğinde derinleşir. İyiliği görünür kılmak çoğu zaman onun anlamını azaltır. Anlatılan, gösterilen, alkış bekleyen iyilikler, samimiyetini kaybetme riski taşır. İyiliğin amacı, takdir edilmek değil; bir boşluğu doldurmak, bir yarayı sarmak, bir yükü hafifletmektir. Bu yüzden iyilik, özünde sade bir eylemdir. Bugün bir iyilik yapmak için büyük bir plan yapmaya gerek yok. Küçük, sessiz, basit bir davra...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...