Ana içeriğe atla

Medeniyetin İzini Sürmek: Kendimize Dönüşün Vakti Geldi

 Her çağın kendi krizleri vardır. Fakat bazı krizler vardır ki sadece o çağı değil, milletin istikbalini de etkiler. Biz bugün böyle bir eşiğin içindeyiz. Bir kimlik eşiği… Bir medeniyet kaybının ardından, yeniden “biz” olma mücadelesinin eşiği…

Geçmiş yüzyılda Batı’da parlayan yeni bir medeniyet hamlesiyle karşılaştığımızda, bu rüzgârın ne kadar güçlü, ne kadar etkili ve ne kadar derin bir dönüşüm getireceğini tam olarak göremedik. O dönemin aydınları, devlet adamları, kurumları bu hamle karşısında ya savunmada kaldı ya da aceleyle teslim bayrağını çekti. Bir kısmı direnmenin manasız olduğunu savundu, diğer kısmı ise her ne pahasına olursa olsun Batılılaşmanın kaçınılmaz bir kader olduğuna inandı. Bu inanç öylesine kesindi ki, geçmişle bağlarımızı kurmadan, kendi değer dünyamızla hesaplaşmadan, sadece taklitle ilerlemenin yeteceği sanıldı.

Halbuki biz Batı’yla karşılaştığımızda, henüz medeniyet sahnesine yeni çıkmış bir kavim değildik. Bizim de derin, köklü ve kadim bir medeniyetimiz vardı. Kendi kültür havzamız, ahlaki düzenimiz, sanat anlayışımız, mimarî çizgimiz, felsefî arayışlarımız vardı. Biz yalnızca siyasi ve askerî bir güç değil, aynı zamanda insanı merkeze alan bir adalet anlayışının da taşıyıcısıydık. Fakat Batı yükselirken biz içe kapandık; önce üstünlük iddiamız zayıfladı, sonra özgüvenimiz kırıldı. En sonunda kendi değerlerimize şüpheyle bakar hâle geldik.

İstiklal Harbi bu ruh hâline bir başkaldırıydı. Millet, tarih sahnesinden silinmeye karşı gösterdiği cesur direnişle yalnızca bir ülkeyi değil, bir zihniyeti de yeniden inşa etmek istedi. Fakat bu inşa süreci, kendi iç dengelerini kuramadan, dışarının ölçüleriyle şekillendirildi. Cumhuriyet, modernleşme adına birçok yapıyı kısa sürede dönüştürdü. Lakin bu dönüşümde kök, aidiyet, maneviyat, gelenek ve anlam yeterince hesaba katılmadı. Batı’dan alınan her şey değerli sayıldı, bizden kalan her şey ise gerici, ilkel, çağ dışı ilan edildi.

Oysa bir millet için en büyük tehdit; geri kalmışlık değil, kendi olmaktan vazgeçmektir.

Bugün yaşadığımız en büyük sorun, işte bu vazgeçişin, bu kopuşun, bu savrulmanın ağır bir faturasıdır. Gençlik, işte bu kırılmanın tam ortasında büyüdü. Kim olduğunu bilmeden, neye ait olduğunu anlayamadan… Eğitim sistemimiz teknik bilgiyle donatırken, değer üretmeyi öğretemedi. Aile kurumu gelenekle modernlik arasında bocalarken, çocuklara bir kimlik taşıyamadı. Medya, yerli sesi değil, ithal hayalleri pazarladı. İnanç dünyamız ise şekilciliğin ağırlığı altında ruhunu kaybetti.

Neticede ortaya, bilgiye erişimi yüksek ama aidiyeti zayıf bir gençlik çıktı. Kalabalıklar içinde yalnız, evler içinde yabancı, toplum içinde anlamsız hisseden bir kuşak…

Ama bu tabloya bakarak umutsuzluğa düşmek gerekmez. Zira bu yalnızlık, aynı zamanda bir arayışın da başlangıcıdır. Bugün gençler, yeni sorular soruyor: “Ben kimim?”, “Nereye aidim?”, “Bu toprağın dili, müziği, şiiri, mimarisi, inancı bana ne anlatıyor?” Bu sorular, boşluğun değil, uyanışın habercisidir.

Ve işte bu yüzden, artık taklit devrini kapatmanın, yeniden kendi değer dünyamıza dönmenin zamanıdır. Artık sadece Batı’ya bakarak değil, kendi içimize bakarak da yürümeliyiz. Çünkü biz başka bir medeniyet ikliminin çocuklarıyız. Bizim bir şiirimiz vardı: Yunus’la başlayan, Karacaoğlan’la gelişen, Sezai Karakoç’la çağımıza seslenen… Bizim bir ahlakımız vardı: Hakkı tutup kaldıran, adaleti her şeyin üstünde tutan… Bizim bir inancımız vardı: Kalbi, akılla birlikte yücelten; insanı Allah’ın emaneti bilen… Bizim bir devlet geleneğimiz vardı: Toprağı değil, gönlü fethetmeye yönelen…

Şimdi bu kaynaklara yeniden dönmeli, oradan aldığımız ilhamla çağımızın sorunlarına kendi cevabımızı üretmeliyiz. Medeniyet yarışında Batı’nın peşinden koşmak değil, onunla başa baş yürümek istiyorsak, önce kendimizi bilmeliyiz. Çünkü kimliğini bulan millet, yolunu da bulur. Kökünü tanıyan toplum, meyvesini de verir. Geçmişine sırtını dayamayan bir milletin, geleceğe emin adımlarla yürümesi mümkün değildir.

Bugünün gençliği, işte bu dönüşün eşiğindedir. Dilde, sanatta, düşüncede, örfte, inançta, edebiyatta yeni bir uyanışın izleri görülüyor. Yeter ki bu izleri takip edelim. Yeter ki onları yalnız bırakmayalım. Eğitimden siyasete, medyadan aileye kadar her alanda bu ruhu destekleyecek bir yeniden inşa süreci başlatalım.

Çünkü biz, taklit için değil; temsil için varız. Biz, kendimizi unutarak değil; kendimize dönerek yükselebiliriz.

Ve unutmayalım:

Kendi toprağında yeşermeyen bir tohum, başka bir iklimde asla meyve vermez.


Yorumlar

  1. Emeğinize sağlık, fikir paylaşın diye notunuzu okudum bu kapsamda;

    Tarih bilmeyen, merak etmeyen ve özünü bulma çabasında olmayan insan boştur ve kopya cümleleri vardır.

    Ailedeki büyüklerin, çocuklarına ve bir sonraki nesline nasıl yaklaştığı toplumu şekillendiriyor. Aile köktür, bireysel tarihimizin özüdür. Ailesi ile barışık olan, kökü ve tarihi ile de barışıktır. Çünkü, dede ve ninelerimiz bizlere vatan ve bayrak sevgisini hikayeleri ile aktarır. Bu sohbetlerin özünde, koşulsuz sevgi var ise bağ kurulur. Büyük küçük hiç fark etmez, bağ kurabilmek empati ile mümkündür, mukayese ile değil. Bunu görebilen ruhlar, saygı ve sevgiyi doyasıya nesiller boyu yasayabilir/yaşabilir bir miras birakabilir. İşte tarih..

    "Oysa bir millet için en büyük tehdit; geri kalmışlık değil, kendi olmaktan vazgeçmektir." Cümleniz nokta atışı bir yaklaşım. Kendi olabilen insan, kopya peşine düşmez. Mukayese yapmaz, bilir ki maddi ve manevi tüm rızık Allah'tandır.

    Rabbim milletimize öncelikle kendi bireyselliğini oluşturup mutlu olmayı, özünü ve emanetini sevmeyi nasip etsin. Toplumsal iyileşme, bireylerin özünde gizli.. naçizhane fikrim. Saygılarımla,

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Katkınız için teşekkür ederim

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

İyiliği Sessizce Bırak Geriye

Günümüzde iyilik, çoğu zaman bir gösteriye dönüşmüş durumda. İnsanlar yaptıkları yardımı, verdikleri desteği ya da gösterdikleri ilgiyi görünür kılma arzusuyla hareket ediyor. Sosyal medya, bu gösterinin merkezlerinden biri hâline geldi. Artık birine yardım edildiğinde, ilk refleks o anı kayda almak ya da başkalarıyla paylaşmak oluyor. Oysa gerçek iyilik, sessizce yapılan iyiliktir. İyilik, yalnızca ihtiyaç sahibine değil, onu yapan kişiye de iyi gelir. Ancak bu fayda, iyilik karşılık beklemeden, reklam yapılmadan, hatta unutularak yapıldığında ortaya çıkar. Çünkü iyilik, kendisini gizlediğinde derinleşir. İyiliği görünür kılmak çoğu zaman onun anlamını azaltır. Anlatılan, gösterilen, alkış bekleyen iyilikler, samimiyetini kaybetme riski taşır. İyiliğin amacı, takdir edilmek değil; bir boşluğu doldurmak, bir yarayı sarmak, bir yükü hafifletmektir. Bu yüzden iyilik, özünde sade bir eylemdir. Bugün bir iyilik yapmak için büyük bir plan yapmaya gerek yok. Küçük, sessiz, basit bir davra...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...