Ana içeriğe atla

İç Sesimizi Neden Duyamıyoruz.


Bugün birçok insanın ortak bir yorgunluğu var. Bu yorgunluk, sadece bedende hissedilen bir ağırlık değil; daha çok zihinde ve kalpte bir dağınıklık gibi. Günler dolu geçiyor, takvimler sıkışık, gündem hiç durmuyor. Konuşuyoruz, yazıyoruz, paylaşıyoruz, yetişmeye çalışıyoruz. Ve sürekli bir koşuşturmanın içindeyiz. Zaman bize yetmiyor. Ama bütün bu hareketliliğin ve hengamenin içinde fark etmeden kendimizden uzaklaşıyoruz.

Geçen yazımızda birazcık ölçüye değinmiştik. Ölçü, insanın hayattaki pusulasıydı. Şimdi o pusulayı en çok zorlayan şeylerden birine bakıyoruz: gürültüye.

Gürültü dediğimiz şey yalnızca herhangi bir araç veya çevre faktörlerinden gelen yüksek ses değildir. Gürültü, insanın dikkatinin sürekli bölünmesidir. Hayatın aceleye bindirilmesi, zihnin durmadan başka yerlere çağrılmasıdır. Bir bildirim daha, bir ekrana daha bakayım, aman bir şeyleri daha kaçırmayayım derken düşünceler parçalanır. Hiçbir şeyi sindirmeden bir sonrakine geçeriz. Böyle böyle yüzeyselleşiriz.

Eskiden böyle miydi? İnsan bir mesele üzerinde dururdu. Beklerdi. Düşünürdü. İçinden geçirirdi. Bugün ise her şey hızla akıyor. Durmak neredeyse suç gibi. Oysa durmayan insan, düşünemediği gibi yönünü de koruyamaz. Sessizlik rahatsız edici bulunuyor, boşluk hemen doldurulmak isteniyor. Halbuki bazı boşluklar insanı büyütür. İç dünyada yer açar.

İç ses dediğimiz şey, insanın kendi kendine konuşması değildir sadece. İç ses, vicdanın ince ayarıdır. Bir şey fazla olduğunda geri çekilen, yanlış kokusu aldığında huzursuz olan tarafımızdır. Ama bu ses bağırmaz. Fısıldar. Fısıltı da gürültüde kaybolup gider.

İnsan iç sesini kaybettiğinde bir anda kötüleşmez. Daha sessiz bir şey olur: Rahatsız olmamaya başlar. Yanlışı görür ama alışır. Sertliği hisseder ama kanıksar. Zamanla kalp kalınlaşır. Bu noktada mesele bilgi eksikliği değildir. İnsan çoğu zaman neyin doğru olduğunu bilir. Ama o bilgi kalbe inmez. Kalbe inmeyen bilgi davranış üretmez. Ahlaki yorgunluk böyle başlar.

Bu çağın en çok övdüğü şey hızdır. Hızlı olan öne geçer, hızlı olan görünür olur, hızlı olan kazanır. Ama hızın bir bedeli vardır. Bedel derinliktir. İnsan hızlandıkça yaşadıklarının içine giremez, sadece üstünden geçer. Üstünden geçilen hayat karakter üretmez. Tecrübe birikmez, yalnızca anlar birikir.

Oysa insanı büyüten şey acele değil, hamledir. Hamle, içten gelen bir karardır. Vicdanla verilen bir yöneliştir. Hızlı yaşamak hamle değildir; çoğu zaman savrulmaktır. Savrulan insan ölçüsünü kaybeder. Ölçüsünü kaybeden insan da istikametini.

Gürültü sadece bireyi yormaz, toplumu da biçimlendirir. Gürültülü bir ortamda insanlar düşünmez, tepki verir. Tepki veren insan kolay yönlendirilir. Tepki veren insan hakikati aramaz, tarafını savunur. Böyle bir iklimde çok konuşulur ama az anlaşılır. Sabır azalır, tahammül daralır, merhamet zayıflar. İlişkiler sertleşir. Toplumsal güven yavaş yavaş aşınır. Kalabalık artar ama yakınlık azalır. İnsanlar bir aradadır ama birbirine temas edemez.

Gürültü kulağı değil sadece, kalbi de sağır eder. Kalp sağır olunca ölçü bozulur. Ölçü bozulunca yol şaşar. Zincir böyle işler.

 

Ama umut şurada; İç ses tamamen yok olmaz. Sadece bastırılır. İnsan durmayı başarırsa onu yeniden duyar. Yeniden inşa dışarıda başlamaz. İçeride başlar. Kendi iç nizamını kuramayan bir toplum, medeniyet inşa edemez.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey yeni sözler değil. Kısa bir sessizlik. Kendimizle baş başa kalabileceğimiz küçük aralıklar. Tepki vermeden önce durabilme cesareti. İç sesi güçlendiren sade alışkanlıklar.

Çünkü insan içini toparladıkça ölçüyü hatırlar. Ölçü hatırlandıkça da istikamet yeniden belirginleşir.

 


Yorumlar

  1. Güzel ve derin bir dil.. Konu ve ifade akışı ahenkli, keyifli bir okuma oldu benim için. Ruhunuza sağlık, maşallah.

    "Ölçü" kısmını düşünelim, o zaman. Günümüz psikolojisi buna "sınır" olarak ifade ediyor.

    Ruhun sıkılması...
    ~ Ruhanileri rahatsız etmemek lazım. Maneviyat yoksa, akış anlamını yitirir.

    #Saygı #Saygılar

    YanıtlaSil
  2. Yorumlarınızı paylaşın notunuz kapsamında;

    Konu: Öz şefkat çerçevesinde karşılaştığın durumu kabul et, bastırma. Bastırılan duygu birikir ve patlarsın. Nötr ol..

    Öz şefkat; acıyı inkar etmez, bastırmaz, yok saymaz; acıyı olduğu gibi kabul eder. Acının ortak insanlığın bir parçası görür, hatırlatır. Nezaketle yaklaşım geliştirir, sizin şefkatli bir ilgi görmeye layık olduğunuzu hatırlatır; kendinize yaptığınız bu hatırlatmalarla zihnen, ruhan ve bedenen rahatlar ve bu durumu içsellestirmenize yardımcı olur. Gelişir ve sağlıklı dönüşüm olabilir. Kendinize ve insanlığa, öz şefkatli bir yaklaşım mümkün bu durum.

    Sessizce şu cümleleri tekrarlayalım;
    [Krıstın Neff]

    1) Aşağıdaki cümleler ile dikkatimizi acı içinde olduğumuz gerçeğine çevirir, onu anlar ve kabul ederiz.
    ~ "Bu bir acı anı."
    ~ "Şu anda gerçekten zor zamanlar geçiriyorum."
    ~ "Bunu şimdi hissetmek benim için acı verici."

    2) Aşağıdaki cümleler ile kusursuzluğun ortak insanlık hissiyatının bir parçası olduğunu hatırlatır, durumu normalleştirir.
    ~ "Acı çekmek, hayatın bir parçasıdır."
    ~ "Herkes bazen böyle hisseder."
    ~ "Bu insan olmanın bir parçasıdır."

    3) Aşağıdaki cümleler ile mevcut deneyimimize nezaketle yaklaşmamıza yardımcı olur, kendimize yaklaşırız.
    ~ "Şu anın içinde kendime nazik olmayı diliyorum."
    ~ "Acımı şefkatle tutabilmeyi diliyorum."
    ~ "Kendime karşı nazik ve anlayışlı olabilmeyi diliyorum."

    4) Aşağıdaki cümleler ile öz şefkatli olma niyetimizi kesin olarak belirler ve öz şefkatli bir ilgi görmeye layık olduğumuzu hatırlar ve zamanla idrak ederiz. Yani düşüncelerimiz gelişir, olgunlaşır ve yeniden dönüşürüz. Acıya direnmemiş olur, hayatın akışında durum ve olayların gelip gitmesine izin veririz, nötr oluruz.
    ~ "Kendime ihtiyacım olan şefkati verebilmeyi diliyorum."
    ~ "Kendime şefkat duymaya layığım."
    ~ "Mümkün olduğunca şefkatli olmaya çalışıyorum."

    Öfkelendiniz, kızdınız, stres yaşadınız, hayal kırıklığına uğradınız o zaman onların geldiği gibi gitmesi için sessizce tekrarla;
    [Krıstın Neff]

    ~ "....." duygun ne ise; Ey güzel Allah'ım öfkemi yumuşat, yatıştır, akıp gitmesine izin ver. (Amin)
    ~ İslam esasına bağladım, bilinç altı çalışmasıdır; 5 dakika tekrar edince, nefes al birkaç esne ve gününe devam et.

    Çözüm:
    Fark etmek, bastırmamak, kabul geçmek, olanı anlamak ve yaşamak, dönüş ve nötr ol.

    Nefis farkındalığı, ruh yolculuğuna devam..

    #Saygı #Saygılar

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

İyiliği Sessizce Bırak Geriye

Günümüzde iyilik, çoğu zaman bir gösteriye dönüşmüş durumda. İnsanlar yaptıkları yardımı, verdikleri desteği ya da gösterdikleri ilgiyi görünür kılma arzusuyla hareket ediyor. Sosyal medya, bu gösterinin merkezlerinden biri hâline geldi. Artık birine yardım edildiğinde, ilk refleks o anı kayda almak ya da başkalarıyla paylaşmak oluyor. Oysa gerçek iyilik, sessizce yapılan iyiliktir. İyilik, yalnızca ihtiyaç sahibine değil, onu yapan kişiye de iyi gelir. Ancak bu fayda, iyilik karşılık beklemeden, reklam yapılmadan, hatta unutularak yapıldığında ortaya çıkar. Çünkü iyilik, kendisini gizlediğinde derinleşir. İyiliği görünür kılmak çoğu zaman onun anlamını azaltır. Anlatılan, gösterilen, alkış bekleyen iyilikler, samimiyetini kaybetme riski taşır. İyiliğin amacı, takdir edilmek değil; bir boşluğu doldurmak, bir yarayı sarmak, bir yükü hafifletmektir. Bu yüzden iyilik, özünde sade bir eylemdir. Bugün bir iyilik yapmak için büyük bir plan yapmaya gerek yok. Küçük, sessiz, basit bir davra...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...