Ana içeriğe atla

Üzerinde Kibirle Yürüdüğümüz Toprak

Hayat bazen insanı hiç beklemediği bir anda durdurur. Çok önemli sandığımız meseleler küçülür; peşinden koştuğumuz unvanlar, kazançlar ve kırgınlıklar anlamını yitirir.

O an zihnimize sade ama ağır bir soru düşer: Bütün bu telaş ne için?

İnsan, ne kadar sınırlı olduğunu çabuk unutuyor. Ömrünün ne kadar olduğunu bilmiyor ama yıllar sonrasının hesabını yapıyor. Elindekilerin ne zaman alınacağını bilmiyor fakat onlarla başkalarına üstünlük kurabiliyor.

Gerçekte ise Rabbim Kur’an-ı Kerim’inde bu yanılgıya açık bir ölçü koyar: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.” (İsrâ, 17/37)

Sahip Olmak ve Olmak Arasındaki Fark

Mesele zengin olmak değildir; zenginleştikçe kendimizi daha değerli, başkalarını daha değersiz görmeye başlamaktır. Mesele makam sahibi olmak değil; makamın bizi değiştirmesidir.

Dünyaya sahip olmakla dünyanın bize sahip olması arasında ince bir çizgi vardır. Para cebimizdeyken imkândır; kalbimize yerleştiğinde esarete dönüşebilir. Makam hizmet için kullanıldığında emanettir; insana yukarıdan bakmanın aracına dönüştüğünde ağır bir imtihandır.

Belki de zaman zaman kendimize şunu sormalıyız: Hayatım büyürken ben de büyüyor muyum?

Evimiz, işimiz, servetimiz ve çevremiz büyüyebilir. Fakat gönlümüz küçülüyor, merhametimiz azalıyor ve insanları bize sağlayacakları faydaya göre değerlendiriyorsak buna gerçekten büyümek denilebilir mi?

Tevazu: Haddini Bilmek

Tevazu, insanın kendisini değersiz görmesi değildir; kendi değerini bilirken haddini de bilmektir. Sahip olduklarının emanet olduğunun farkında yaşamaktır.

Gerçekten büyüyen insanın başı biraz daha eğilir. Serveti arttıkça cömertliği, makamı yükseldikçe sorumluluğu, bilgisi çoğaldıkça sükûneti, itibarı arttıkça nezaketi artar.

Asıl büyüklük, gücümüz olduğu hâlde karşımızdakine kendisini küçük hissettirmemektir.

Ölüm ise bütün hesapları susturan değişmez hakikattir. Makamın, servetin, unvanın ve itibarın karşısında hükmü kalmaz. Bir ömür bizi birbirimizden ayırdığını sandığımız ne varsa, o hakikatin önünde anlamını yitirir.

Ölüm insana iki şeyi hatırlatır: Sandığımız kadar büyük değiliz ve sandığımız kadar çok vaktimiz yok.

Üzerinde “benim” diyerek yürüdüğümüz toprak, bir gün hepimizi aynı sessizlikle bağrına alacak. Bunu idrak ettiğimizde kırgınlıklar küçülür, ertelenen telefonlar önem kazanır, söylenmemiş güzel sözler içimize dokunur.

Çünkü hayat her şeyin telafisini vermez. Para yeniden kazanılabilir, makam yeniden gelebilir; fakat geçmiş bir vakit geri alınamaz.

Asıl sermayemiz vakittir. Ve hepimizin sermayesi, her gün biraz daha azalır.

Öyleyse sevdiklerimizin kıymetini vaktinde bilmek gerekir. Gönül almak için yarını beklememek, sevgimizi söylemekten çekinmemek, vefayı yalnızca insanların ardından söylenen güzel sözlere bırakmamak gerekir.

Dünyadan kaçmak değildir mesele; dünyanın içinde yaşarken ona teslim olmamaktır. Çalışmak ama hırsa esir olmamak. Kazanmak ama paylaşmayı unutmamak. Yükselmek ama başkalarını küçültmemek.

Çünkü dünyaya sahip olmak ayıp değildir; dünyanın bize sahip olması tehlikelidir.

Belki zaman zaman kendimize tek bir soru sormamız yeter: Bunca koşuşturmanın sonunda ne biriktiriyoruz? Mal mı, makam mı, yoksa geride güzel bir insanlık hikâyesi mi?

Geriye Ne Kalacak?

Ömür bittiğinde insanın geride bıraktığı asıl miras, sahip olduklarının toplamı değildir. Dokunduğu gönüller, gösterdiği vefa, yaptığı iyilik, adaleti, merhameti ve güzel ahlakıdır.

Ve üzerinde bir ömür “benim” diyerek yürüdüğümüz toprak, sonunda hepimize aynı hakikati fısıldar: Hiçbir şey bizim değildi.

Mal da, makam da, servet de, itibar da… Hatta bize ait olduğunu sandığımız ömür bile. Hepsi bir müddetliğine emanetti.

Öyleyse mesele bu dünyada ne kadar yükseldiğimiz değil; bize verilen emanetleri nasıl taşıdığımız ve yükselirken ne kadar insan kalabildiğimizdir.


Yorumlar

  1. "Olgunluk;
    Haller değişirken değişmeyeni bulmaktır.
    Tasavvufta buna temkin denir.
    Rüzgar değişir, gökyüzü kalır."
    [Anonim]

    Bir konu da hassas olursan, karşına çıkıyor. Bu bir kör noktadır. Tutarsızlık tahammülüm yoktur; duruma göre konuşan kişi kulak vermem. Ve bunu hissettirimde!

    Şuna karar verdim, bırak ne yaparsa yapsın. Menfaatinin kölesi olmuşsa, bir daha güvenme. Herkesin kendi amel defteri, yolunu değiştir ve ilerle.

    Olgun insanlara niyet et... Kul. Rabbimden iste ve bekle. Ol deyince, oluveriyor; neden olmasın.

    Olgun insan; kişiler ukala davranınca karşısındaki kendini küçük görmez, bu aşağılık kompleksidir. Sadece, emanetine bu şekilde davranılması hoş görmez; sahibine bırakır. Emanetçi, anlam yüklemez!

    #Olgunluk #Nasip

    YanıtlaSil
  2. Peygamber Efendimiz buyurmuş;
    "Allahu Teâlâ, sizin için üç şeyi kerih (çirkin) gördü: dedikodu yapmak, malı zayi etmek, çok soru sormak (lüzumsuz, aklına geleni sormak."

    Peygamber Efendimiz buyurmuş;
    "Kim haram ve çirkin sözlerden ağzını korur, namusunu muhafaza ederse, Cennete girer."

    Peygamber Efendimiz buyurmuş;
    "Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: 'Ey kullarim, muhakkak ki ben, kullarıma asla zulmetmetmem, şanım zulmetmekten uzak ve yücedir. Size de birbirimize zulmetmeyi haram kıldım. Öyleyse siz de birbirimize zulmetmeyiniz.' "

    Peygamber Efendimiz buyurmuş;
    "Sen, sırf Allahu Teâlâ'dan korktuğun için bir şeyi terk edersen muhakkak Allahu Teâlâ, sana, ondan, daha hayırlısını ihsan eder."

    ~ Selâm verirsin, birini anlatır ya da soru sorar ya da mukayese yapar. Birde siyaset konuşur, dine laf uzatır.
    ~ Yemeğe çıkarsın, birini anlatır ya da soru sorar ya da mukayese yapar. Birde siyaset konuşur, dine laf uzatır.
    ~ Bir iş için istişare yaparsın, birini anlatır ya da soru sorar ya da mukayese yapar. Birde siyaset konuşur, dine laf uzatır.
    ~ Onayı almazsa, seni de diline dolar.

    Konu bunlar değil; konu yetkinsiz insanlara yetki veren zihniyette. Sonra da, laçka ve sınır bilmeyen insanların akli ve konuşması ile seni değerlendirilmesinde. Bu da birşey değil! Çünkü, kendi de öyle muhtemelen. Doğru zannediyor. Bu tip yalakalarına maaş, izin ve yetki veriyor. Birde arada havlatiyor; niye sistem yönetiyor ya belli olsun! Fors!

    ~ Zulmetmek, fiziki olduğu kadar; manen de olur. Kim, sınırını bilmezse zülmeder.
    ~ Yalan, dedikodu, manipülasyon, mukayese, başkasının birşeyin de gözüm var ve rahatsız ediyorsan, onay almadığında sözlü laf atmak.. vb zulümdür.

    Seni takvadan alikoyan herşey terk et! Niye? Etmezsen, bulaşır. Eksiğin çok, eksiğe eksik eklemek akıl işi mi? Hayır. Duruşun, oturuşun, konuşman.. Allah'ı animsatmiyorsa. Kibirlenme, sus ve ilerle; eksik ve kör noktalarını onarmaya gayret et.

    Net Sonuç:
    Zayıf ve naziksin, fıtraten. Elhamdülillah.. Kendini onarman zaman aldı (bu da bir maliyet kalemi oluşturdu hayatında maddi ve manevi), kör noktalarını bulup barıştın; eksikleri giderecek olan Allah'tır. Tevekkültü Alallah..

    Bu sebeple, gereksiz iletişim kapatman oldukça normal. Selâmetle, de..!

    İtaat olması için; karşı tarafta sorumluluklarını yerine getirir olması lazim. İtaat etmedi! Komik! Yazdı, dinleyip çözüm üretin mi!? Komik! İçi boş laf, gereksizdir; gereksiz konuşmak haramdır. Rüya ile herşey olmadan veya süreçte; her bir hamleyi gösterip yardim eden Rabbim.. bir hikmeti vardı, durdum ve izledim, üzerime düşeni yapmaya gayret ettim.

    Şimdi yeni sözler söylemek için yeni insanlara niyet ettim, kolaylıkla. Eskiye denk gelmeden, ilerlemeye niyet ettim; bereketli keyifli kolay. Amin..

    #Terk #Niyet #İhsan

    YanıtlaSil
  3. Asıl geride kalan?....

    Ruhlar aleminde verdiğimiz söze ne kadar riayet edebildik.

    Gerçekten acziyetini hissedebildin mi?

    Konu ve durumlar karşında teslim ve tevekkül edebildin mi?

    Kul hakkını ne kadar gözettin?

    Emanetine/lere sahip çıkabildin mi?

    Sorumluluklarını yerine getirebildin mi?

    Konuşanı can kulağı ile dinleyip, gücün yetiyorken çözüm üretebildin mi?

    İnsanların arkadasını sıvazlayip, menfaat mi gözettin?

    İyilik yaparken, karşılık bekledin mi?

    Bir türlü şey denilebilir......

    Sonuç: Kulluk bilincin tam mı?

    Tevekkültü Alallah. Herşey O'nun kudreti altında, O isterse bizi tüm gönüllere sokar ve iyi insan yapar, kul yapar. Her konuda rızık Allah'tandır. Nokta. Hikmeti ilahiyeyi biz bilemeyiz.

    #Nasip

    YanıtlaSil
  4. #GeriyeKalan
    #Beyit_KimAnlar

    Hamr-ı rûy-ı yâr ile sekrân olan anlar bizi,
    Katresin bahr eyleyüp ummân olan anlar bizi,
    Câhil anlamaz zevü'l-irfân olan anlar bizi,
    Vâkıf-ı esrâr olup hayrân olan anlar bizi,
    Anlamaz hayvân olan, insân olan anlar bizi.

    Halkın artık eksiğine meylimiz yoktur bizim,
    Kimseye ta'n etmeğe hiç dilimiz yoktur bizim,
    Lâ-mekândan gelmişiz, bir ilimiz yoktur bizim,
    Bu fenâ gülzâra hergiz meylimiz yoktur bizim,
    Her seher bülbül gibi nâlân olan anlar bizi.

    Sırr-ı vasl-ı yâri yol azanlara açılmazız,
    Biz hakîkat şemsiyiz, revzenlere açılmazız,
    Biz ricâl esrârını şol zenlere açılmazız,
    Zâhid-i leffâf olan rehzenlere açılmazız,
    Açılup güller gibi handân olan anlar bizi.

    Sanmanız zâhid gibi havf ü recâ abdâlıyız,
    Geçmişiz andan şehâ, bezm-i likâ abdâlıyız,
    Tekye-i iklîm-i lâhûtta bekâ abdâlıyız,
    Baş açık yalın ayak râh-ı fenâ abdâlıyız,
    Ref' edip ten cübbesin üryân olan anlar bizi.

    Mısrîyâ şehr-i fenâya uğradı râhım bugün,
    Şems-i rûy-ı yâr ile bedr oldu çün mâhım bugün,
    Kuluna rahm eyleyip kıldı nazar şâhım bugün,
    Lî-ma'allâh sırrına mahremdir İbrâhim bugün,
    Ol serâ-yı vahdete mihmân olan anlar bizi.

    Niyâzî-i Mısrî – Tahmîs-i Gazel-i İbrâhim Efendi

    GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ

    1. Bent:
    Sevgilinin (Hakk'ın) cemâlinin aşk şarabıyla mest olanlar bizi anlar. Bir damlayı denize, denizi ummana dönüştürenler bizi anlar. Cahil anlayamaz; ancak irfan sahibi, hakikati bilenler bizi anlar. İlâhî sırlara vâkıf olup O'nun tecellileri karşısında hayran kalanlar bizi anlar. Hakikatten nasibi olmayan anlayamaz; gerçek insan olanlar bizi anlar.

    2. Bent:
    Artık insanların kusur ve eksikleriyle ilgilenmeyiz. Kimseyi kınayacak veya ayıplayacak bir dilimiz yoktur. Biz Lâ-mekândan, yani mekân üstü hakikat âleminden gelmişiz; gerçek yurdumuz bu dünya değildir. Bu fânî dünya bahçesine hiçbir zaman gönül bağlamayız. Her seher vakti bülbül gibi ilâhî aşkla inleyip feryat edenler bizi anlar.

    3. Bent:
    Sevgiliye kavuşmanın sırrını yolunu kaybedenlere açıklamayız. Biz hakikat güneşiyiz; dar pencerelere sığmayız. Hakikat erlerinin sırlarını, onları taşımaya ehil olmayanlara açmayız. Gösterişe kapılmış, hakikati perdeleyen ve hak yoluna engel olan zahitlere de açmayız. Gül gibi açılıp Hakk'ın lütfuyla gönlü neşeyle dolanlar bizi anlar.

    4. Bent:
    Bizi, yalnızca korku ile ümit arasında yaşayan zahitler gibi sanmayın. Ey dost! Biz o makamı çoktan aştık; ilâhî cemâle kavuşma meclisinin dervişleriyiz. Biz Lâhût âleminin dergâhında bekâ makamına ermiş dervişleriz. Başı açık, yalın ayak; benliği terk ederek fenâ yolunda yürüyen dervişleriz. Beden elbisesini ve benliğini üzerinden çıkarıp Hakk'a yönelenler bizi anlar.

    5. Bent:
    Ey Mısrî! Bugün yolum fenâ şehrine uğradı. Sevgilinin yüzünün güneşiyle gönlüm dolunay gibi nurlandı. Sultanım olan Hak bugün kuluna rahmet ve şefkat nazarıyla baktı. İbrâhim bugün "Lî-ma'allâh" sırrına mahrem oldu. Vahdet sarayına misafir olanlar bizi anlar.

    Not:
    Şiirde geçen "Lî-ma'allâh" ifadesi, Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v.) nispet edilen "Benim Allah ile öyle vakitlerim vardır ki..." sözüne yapılan tasavvufî bir telmihtir. Sûfîler bu ifadeyi, kul ile Allah arasında yaşanan, sözle tam olarak ifade edilemeyen mânevî yakınlık, ünsiyet ve sır makamının remzi olarak yorumlamışlardır.

    #Kul
    #NeBilirKi?
    #KendindenBilir

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahlaki Bozulmanın Kaynağı Sistem mi Birey mi?

İlk dört yazıdan sonra artık kaçamayacağımız sorunun eşiğindeyiz. Çünkü bir toplumun yaşadığı ahlaki sarsıntılar, bir süre sonra tek tek davranışların toplamı olmaktan çıkar; toplumsal aklın yönünü tayin eden bir muhasebeye dönüşür. Bu muhasebede “kim yaptı?” sorusu, kısa vadede rahatlatır. Ama asıl soruyu sormadan iyileştirmez: Bizi bu noktaya getiren şey nedir? İlk yazıda görünürlük çağının ahlaki eşiği nasıl düşürdüğünü konuştuk. İkinci yazıda gücün dokunulmazlık hissi üretip vicdanı nasıl sessizleştirdiğini gördük. Üçüncü yazıda suçun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir anatomisi olduğunu, dördüncü yazıda ise rol modellerin çöküşünün temsil alanını nasıl boşalttığını konu edindik. Şimdi bütün bu parçaları tek bir noktaya bağlayan soruya geldik: Ahlaki bozulma bireyin kusuru mu, yoksa sistemin sonucu mu? Bu soru bir tartışma konusu değil; bir kader çizgisidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış tedavidir.  Vicdanın En Kolay Kaçışı İnsan zihni, karmaşık olanı sadeleştirmek ister. T...

Statü Endişesi ve Tüketim Kültürü

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” diyor Cemil Meriç Bu cümle, modern dünyanın en derin yarasını tek nefeste ortaya koyuyor. Bugün eşya ile insanın yer değiştirdiği, duyguların tüketimle yarıştığı, değerin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir çağın içindeyiz. Ve bu çağın en görünmez ama en ağır yüklerinden biri, giderek artan statü endişesi. İnsanın kendini, karakteri ile değil; sahip olduklarıyla tanımlamaya başlaması… Tüketim kültürünün ise bu duyguyu besleyen büyük bir motor hâline gelmesi… Bugün birçok insan için tüketim, bir ihtiyaçtan çok kimlik göstergesi hâline gelmiş durumda. Bir telefon modeli, bir tatil fotoğrafı, bir çanta ya da bir restoran karesi ve hatta kutsal mekanlarda çekilen bir özçekim… Hepsi aynı soruya cevap gibi: Ben toplumda neredeyim? Tüketim Psikolojisi: Kıyaslamanın Sessiz Çığlığı İnsanın doğasında kıyaslama var. Hepimiz mutlaka bir şeyi başka...

En Değerli Sermaye: ZAMAN

Zaman dediğimiz şey, çoğu insanın sandığı gibi akıp giden etkisiz bir çizgi değildir. Zaman, insanın ömrünü parça parça tüketen sessiz bir hakemdir. Ne hızlanır ne yavaşlar. Ne uyarır ne affeder. Sadece kaydeder. Ve günün sonunda insanın karşısına geçip şu soruyu sorar: “Sana verilen ömrü neye dönüştürdün?” Bu sorudan kaçan çoktur. Ama cevabını gerçekten verebilen azdır. Şimdi bir iş insanını düşün. Sabah erkenden kalkıyor. Telefonuna uzanıyor. Gelen mesajlar, iletiler, bildirimler… Gün daha başlamadan zihni dolmuş durumda. Kahvaltı aceleyle geçiştiriliyor. Ofise gidiliyor. Toplantılar, telefon görüşmeleri, küçük krizler, planlar, iptaller… Gün boyunca sürekli hareket var. Sürekli bir koşuşturma. Sürekli bir “yoğunluk” hissi. Akşam oluyor. Eve dönüyor. Yorgun. Zihni dağınık. Bir şeylerle uğraşmış ama aslında hiçbir şeyi tamamlamamış gibi. İçinde tarif edemediği bir boşluk. Ve belki de farkında olmadan kendine şu cümleyi söylüyor: “Bugün de geçti.” İşte asıl mesele tam burada başlıy...